Ana içeriğe atla

Kayıtlar

PRAG 1

Berlin’den sonra trenle Prag’a geçtik. Prag tren istasyonunun kubbe şeklindeki tavanındaki süslemeler göz alıcıydı ama eşim fotoğraf çekmeme müsaade etmedi. Böyle zamanlarda inat edip durmak gerekiyor sanırım, onun derdi bir an önce oteli bulmaktı. Otelimiz Eski Şehir’e yürüme mesafesindeydi. Valizleri otele bırakıp hemen meydana indik. Meydanda ilk gördüğümüz Astronomik Saatti. 1410 yılında yapılan bu saat, günün saatini, güneşin ve ayın gökyüzündeki konumunu, evresini, burçları vb gösteriyormuş. Ben bakınca sadece saati ve birkaç burç işaretini anlayabildim. Her saat başı saatin gösterisi oluyor. Saatin içinden İsa’nın havarileri geçiyor, yanlarda da insanlara unutmamaları gereken dört kavramı hatırlatan iskelet, ayna tutan adam gibi figürler hareket ediyor. En son da horoz çıkıp ötüyor ve çan çalıyor. Biz gittiğimizde iskeletle başka bir figür yerinde değildi, döneceğimiz gün taktılar. Çok güzel devasa bir oyuncak. Düşününce de 600 yıllık muazzam bir mekanizma. Saatin hemen ilerisin...

BERLİN

Alman klasik arabaları İlk defa yazın Avrupa’ya gitmenin, üşümeden gezmenin mükemmel olacağını söyleyerek valize şort ve tişörtleri doldurduk, bir Pazar günü hevesle Berlin’e indik. Meğer Berlin’e Pazar günü gitmemek gerekiyormuş. İzmir’in 40 derece sıcağından sonra Berlin’in 19 derecesiyle karşılaşmak şaşırttı bizi. Hani Avrupa yanıyordu? Üstüne üstlük Pazar olması dolayısıyla giyim mağazaları, marketler kapalıydı. Üşüyerek gezindik o gün. Bu kadar çalışan hakkı da fazla diye düşünmedim değil. Restoranlar açıktı neyse ki de aç kalmadık. Keşke hava değişimi sonrası midemiz de bozulmasın, tanıdık lezzet olsun diye Türk dönercisine gitmeseymişiz. Döner, dönerlikten çıkmış, soslana soslana garip bir şeye dönmüştü. Bunu yedikten sonra da başka bir şey yiyecek halimiz kalmamıştı. Pazar günü olduğundan mı, yoksa biz yanlış yerlerde dolaştığımızdan mı bilmem, kimse yok gibi gelmişti o gün. İlk izlenimim Berlin’in sevimsiz bir şehir olduğu yönündeydi. Ertesi gün bir turistin gezmesi gereken ye...

KALDIĞIMIZ YERDEN

Son yazımın üstünden bir aydan fazla zaman geçmiş. Yıllık izne ayrılmıştım, 27 Temmuz’da da işe başlamıştım aslında ama bir türlü toparlanamadım. Çalışanların izne dönüşte evi toparlama ve evde yatıp tatil yorgunluğu atma izni olmalı. Çünkü hepi topu yılda 15 gün kendimize ait diye “aman onu da yapayım, aman bunu da göreyim, aman seneye kadar bir daha yapamam” diye diye bir dakika boş durmadan koşturup duruyoruz. Önce annemle babama gittim, aile tatili yaptım :) sonrasında eşimle İzmir, Berlin, Prag da bir hafta geçirdik. Eve döndüğümde kayısılar olmuş, ağaç meyveleri taşımadığından dalı kırılmıştı. Ağaç rahatlasın diye kayısıları toplayıp nereye koyacağımızı bilemedik, mecburen reçeldi, kurutmaydı uğraştım. Kardeşim Karsa gidiyordu, geçerken onlar uğradı, lise arkadaşlarımla Kırşehir’de buluştum; işyerinde izinde olan personeller vardı, onların işlerini de takip ettim derken, bu hafta sonu itibariyle rutin hayatıma dönebileceğim sanırım. İzin dönüşü tüm kedilerim yerli yerinde, hayatı...

YAŞAM ATEŞİ

  Dünya adil bir yer değil. Zeka, para, güzellik insanlara eşit dağıtılmamış. Ama iki konudaki adaletsizlik dünyadaki oyunu değiştiriyor. Sağlık ve içimizdeki ateş. Eğer çözülemeyecek bir hastalıksa, geçmiş olsun, yapacak pek bir şey yok zaten. En kötü durum bu. İkincisiyse “yaşama ateşi”nin az olması. Çünkü iyileştirilebilecek hastalık ve diğer tüm konularda anahtar “içteki ateş”, ya da “yaşama tutkusu”. Buna sahipseniz, diğer koşulları değiştirme gücünüz olabiliyor. Bu aralar Martin Eden'i okuyorum ve okurken Martin'in içindeki yaşam ateşini düşünüyorum. Tüm o zorlu koşullara direnen, umut etmesini sağlayan, kendine inandığı için tuttuğunu koparan, yaşamaktan korkmayan biri Martin. O bir roman kahramanı ama iz düşümleri iş yerlerimizde, akrabalarımız arasında var. Anneannemin altı çocuğu var mesela, bunlardan bazıları ölü gibiyken, bazıları yaşamaktan, risk almaktan korkmayan tipler. Aynı durumu akrabalarımın çocuklarında da gözlemliyorum. Dolayısıyla “yaşam ateşi”, aileden k...

YENİ BAŞLANGIÇLAR (2.BÖLÜM)

  Umut 35 yaşında, 1,84 cm boyunda, göbekli, kumral, yeşil gözlü, miyop bir adam. Oldukça zeki, analitik zekâsı muazzam ama iletişim zekâsı berbat. Popüler diye üniversitede yüksek bir puan almasına rağmen İngilizce İşletme bölümünden mezun oldu ve pazarlama alanında iş bulabildi. Birkaç büyük firmada soluk almadan çalıştı. O çalıştı, veriler çıkardı, analiz etti, yeni yol haritaları buldu ama sessiz kalıp, birileri fark etsin, takdir etsin diye bekledi. İnsanların bu kadar utanmaz olduğunu bilmiyordu; o buldu, buldum demedi, yanındaki arkadaşı bunun konuşamamasını fırsat bilip ürettiklerini sahiplendi. Bir değil, iki değil; bir firma değil iki firma değil... Aynı döngüde, döndü durdu Umut. Üstüne sessiz, beceriksiz, diye yaftalandığından olumlu referansları olmadı, her yeni şirkette alt kademeden başladı. Kendini ifade edemedikçe, sesini çıkaramadıkça gerildi ve yemeğe verdi kendini. Bu nedenle göbekli. Aslında yakışıklı bir adam. Kendini gizleyip, görünmez olacağım diye uğraşıp d...

HAZİRAN 2026 RAPORU

Geçen ay yağmurlarla başlamış, bu da bahçe işlerimizi sekteye uğratmış, sebze ekmekte gecikmişim. Yağmurdan dışarıya çok çıkamazken bir bakmışım meyveler olmuş. Kirazlar, dutlar… Kirazların hakkını vermişim de evde çok durmadığımdan dutlar karıncalara, kuşlara kalmış, ziyan oldu diye biraz içim gitmiş. Bahçe sezonu açıldığından gelenimiz gidenimiz artmış. Ara ara artmasa da olurmuş demişim. 😊 Bahçeye komşular taşınmış, park yeri sorunu ortaya çıkmış, “keşke kimse gelmese?” diye düşünmeden edememişim. Kediler, tilkilerle hoşça vakit geçirmişim. Minimal olma çalışmalarına devam etmişim, güzel de gitmiş. Açık hava zamanları olduğundan eve pek girememiş, aşağıda yazdığın tek  filmi izleyebilmişim, Martin Eden'ı ve diğer uygulama kitabını da henüz bitirememişim. Kendime söz verdiğim gibi ara ara sekteye uğrasa da yoga yapmışım, yazı yazmışım. Genel olarak kendime verdiğim sözleri tutmakla birlikte daha önce tekrarlamayacağımı söylediğim hataları yine yapmışım, sonra Serdar Ortaç “Ben A...

ELVEDA

  Gulkizturanyazıevi | Yazı egzersizi 2. Gün Çoraplar makineye iki girer bir çıkar. Nerede acaba kaybolan tekler? Bir arayış hikâyesi mi yazsak? Yoksa kayboluş mu? Kaybolan kaybolmayı istemiş mi yoksa elinde olmadan mı kaybolmuş ? ELVEDA Sanki beni isteksiz giydiğini bilmiyorum. Bir sürü çorabın olduğu çekmecede bekle, bekle, bekle... Gün yüzü gördüğüm yok ki. Ne zaman çamaşırları yıkamayı unutur, çorabı kalmaz, o zaman hanımefendinin(!) narin parmakları uzanır bana, sonra geri koyar, baktı başka çaresi yok, tekrar alır, geçirir beni ayağına. Sonra aynaya bakarız. Genelde koyu renk giyen hanım benim parlak renklerimden, üzerimdeki Edi figüründen hoşlanmaz, çocuksu bulur. Ciddiyetine gölge düşürdüğümü düşünür. Oysa ben pek beğenirim kendimi. Nerdeee çekmecede iç içe top yapılmış bendeniz, nerdee çoraplığını sonunda yaşayabilmiş, üzerindeki her detayın göründüğü bendeniz. Allah var hanımı sevmem ama ayakları uzun, incedir, güzelliğimi ön plana çıkarır. Şu kadarcık çorap mutluluğunu b...