Ana içeriğe atla

Kayıtlar

SÜRÜKLENİŞ

Blogger istatistiklerinde eski yazılar çıkıyor. Ağaç Ev Sohbetleri mesela, açıp okuyorum. Çoğunun konusunu, yazdığımı unutmuşum. Blogumu açtığımda 36 yaşındaymışım, şimdi 45’e yaklaşmışım. O dönemki yazılarımdaki sesim daha umutlu, kafam daha az bulanık gibi, bazı fikirlerim hiç değişmemiş, hatta şaşırıyorum, nasıl netmiş. Hatta o zamanlar daha bilge ve bilgili olduğumu düşündüğüm oluyor. O zamanki yazılarımdaki ben daha iyi bir insanmışım sanki. Sonralarda agresif, kendimi ortaya koyacağım, hakkımı korumalıyım filan diye sesim, daha saldırgan, alaycı bir sese evrilmiş. Bir de o dönem en azından fikirlerim konusunda kendimden eminim, doğrularımdan eminim. Şimdiyse doğru ne, yanlış ne, hiçbir fikrim yok. Saçma sapan bir noktaya geldim. Sonra o zamanki fotoğraflarıma bakıyorum. Blogdaki net, umutlu sesim fotoğraflarda yok. O zaman daha yaşlıymışım. Daha doğrusu pandemiden önceki görünümüm yaşlı bir insana evrilmiş. Blog sesim net, berrak ama çatal dilimi içimde tuttuğumdan olmalı omuzlar...

7800 PRİM GÜNÜ

  Haberlerde sık sık kademeli emeklilik gündeme gelince nedir, ne değildir diye araştırırken prim ödeme günümün 7800’e ulaşmış olduğunu gördüm. Önce bir gururlandım, 7800 gün dişimi sıkmışım, hizmet sektöründe bu kadar süre dayanmışım. Vay be, meğer ne güçlü, ne sabırlı, ne dayanıklı biriymişim. Aferin bana! Ektiklerimi toplamanın zamanı geldi, hepsi bana helal. Süper kahraman mıyım ne? Müthiş ya! Vay anasını! Hafta sonum işte böyle mağrur ve gururlu geçti. İşe gelip pazartesiyi atlatıp salıya girince, ruh hastası personelin saçma sapan davranışları, performans biriminin verdiği hedefler için üst üste toplantı yapması, tutturamadığınız hedef için sizden mazeret değil telafi etmenizi istiyoruz demesi, günün nasıl başlayıp bittiğini anlayamadan koşturup durmak 7800 prim günü dayanmış olmanın getirdiği zafer hissini sildi süpürdü. 7800 prim gününün çoğunda özümü ezerek, idare etmeye çalışarak, bir yerde küçülerek, başarı diye sunulanlara inanmayarak ama bunun için çalışarak geçti. “Ab...

MARTİN EDEN-JACK LONDON

Martin Eden, Jack London’ın yazarlık sürecini anlattığı kitabı. Martin yaşamaktan, hissetmekten korkmayan, tutkulu bir genç adam. Okurken ondan çok etkilenmiş ve yaşam ateşi ile ilgili bir yazı yazmıştım. Maşallah dediğim üç gün yaşamaz. Kitabın sonunda Martin’in içindeki alevi de aldılar. Ah Martin... Kitabı okurken ve Martin’in daha eğitimli, bilgili bir insana dönüştüğünü izlerken okumanın, eğitilmenin bir yerde bizi törpülediğini, şekil verilen heykellere dönüştürüldüğümüzü düşündüm. Bu iyi bir şey gibi görünse de bir yerde bizim canlılığımızı da alıyor. Onun için daha önce de söylemiştim, vahşi tarafımıza sahip çıkmalı, hareket etmeliyiz. Bunun dışında insanların ikiyüzlülüğünü her gördüğümde yıkılan duran biri olarak bu durumu da normal kabul etmeli, insan olmanın erdemsizliğini de kabul etmeli diye düşünüyorum. Baksanıza Jack London zamanında da aynıymış, taş devrinde de aynıdır kesin. Aslında burada bir çelişki var. Vahşi yanımız canlılığımızı koruyor ama bir yerde de erdemsiz...

TEMMUZ 2026 İZLEDİKLERİM

  Temmuz ayında ailemle geçirdiğim zamanda izlediklerimi 13 yaşındaki yeğenim seçti. O olmasaydı muhtemelen bunları izlemezdim, ama iyi geldi; farklı dünyaları, farklı ülke yapımlarını görmüş oldum. Hâlâ çocuk filmlerinin bana iyi gelmesi de bir türlü yetişkin olmayı beceremediğimi gösteriyor sanırım. Bu filmlerde geçenler bana normal geliyor, sanki olması gereken bunlarmış da gerçek dünya bunların dışına çıkmış gibi. Neyse ya, inşallah ben de bir gün büyürüm. Belki 60’ımda falan olgun biri olurum. Minyonlar ve Canavarlar: Uzun zamandır sinemaya gitmiyordum, Minyonlar ve Canavarlar’ı sinemada izledim. Önce bir filmde yer alan minyonlar sonrasında film çekmeye ve film yıldızı olmaya karar verirler. Bu süreçte yanlışlıkla canavarları serbest bırakırlar. Konuşamayan minyonlar kendilerini sevdiriyor. Değişik bir dünya. Thai Cave Rescue: Netflix’in 6 bölümlük, Tayland yapımı mini dizisi. 2018 yılında 12 çocuğun mağarada mahsur kalması ve bir dalgıcın ölmesi ile sonuçlanan gerçek olayla...

VAHŞETİN ÇAĞRISI-JACK LONDON

  Vahşetin Çağrısı, Jack London’dan okuduğum üçüncü kitap. Buck isimli bir köpeğin hayatını anlatan hikâyeye başladığımda yazar, Beyaz Diş’ten önce veya sonra hikâyesini geliştirmeye çalışmış diye düşünüp kitabı çok önemsememiştim. Okudukça sahnelerin içine girdim, dünyası beni sardı sarmaladı. Bu kitapta da olay örgüsünün bir köpeğin iyi ve kötü insanlarla karşılaşmasına, uyum sağlama yeteneğine ilişkindi, çatı iki kitapta da aynıydı. Ama yine de güzel bir tat bırakıyordu. Buck, bir evde mutlu mesut yaşarken, önce kötü insanlara satılan, sonrasında kızak köpeği olarak kısa mesafelerde, sonrasında uzun mesafelerde çalıştırılan, sonrasında tekrar kötü insanlara satılan, en son ise onu seven iyi bir insanla karşılaşıp ona sonuna kadar bağlılık gösteren bir köpek. Bütün bu hikâye boyunca Buck’ın öğrenme sürecini, uyum sağlama yeteneğini, liderlik yeteneklerini, sevme becerisini, avlanma becerisini, içindeki vahşi sesin peşine düşüp kurt sürüsüne katılışını, sahibini kaybedişini ve onu...

YAĞMUR

Kız aynaya baktı. Aldığı kilolardan hoşnut değildi. Gözlerinin kenarlarında da çizgiler mi çıkmıştı? “Daha 30 bile olmadım ki, nedir bu?” Kilo almış, omuzları çökük, gözlerinin feri sönmüş, hayattan bezmiş, bıkmış gibi bir hal içindeydi. Oysa daha bir sene önce kıpır kıpır, cıvıl cıvıl, nasıl neşeli bir insana dönmüştü. Hepsi Yağmur’un yüzündendi. Yağmur kızı sevmişti. Sevmiş, güzelleştirmiş, sonra da çıkmış gitmişti. O zamanlar o kadar güzelleşmişti ki kendini tanıyamıyordu. Bir çocukken masallara inanırdı, bir de o zaman inanmıştı. “Kurbağa Prens” masalı gerçekti. İnsan sevildiğinde güzelleşirdi. Yağmur çıksa gelse, birazcık sevse yine güzelleşecek miydi? Yağmur diye biri olmuş muydu sahiden yoksa hepsi hayal miydi? Ne sosyal medyada, ne orada, ne burada, ondan hiç ses yoktu, hiç işaret yoktu. Kız kilolarıyla, kırışıklıklarıyla Sezen Aksu’ya sığındı.

HİÇBİR ŞEY YAPMAMA GÜNÜ

  Margo’nun üzerine yaşamın ağırlığının çöktüğü günlerden biri. Aklında yapması gereken maddeler uçuşuyor, bir birine el atıyor, bir diğerine. Ne onu yapabiliyor, ne bunu. Bir miskinlik var üzerinde. Gitarına gidiyor eli, bir iki tıngırdatıyor. I-hhhh... Tadı yok bugün. Gözleri istemsiz kapanıyor. Margo kaç gündür yorgun. Kendine izin verse, bir yatsa dinlense, hasta prosedürünü uygulasa geçecek ama hem yapamıyor, hem yapmıyor. Yapması gerekenler olduğundan dinlenemiyor. Ama yapması gerekenleri de yorgunluktan, uykusuzluktan yapamıyor. Margo üzerindekinin aslında yaşam ağırlığı olmadığına, düpedüz yorgun ve uykusuz olduğuna hükmediyor. Bu günü hiçbir şey yapmama günü ilan ediyor. Sevgili gitarını yerine kaldırıyor. Şu anda gidip yatamaz ama boş boş durabilir. O boş durdu diye dünya durmaz ya?