Ana içeriğe atla

Kayıtlar

ORTA SÜTUN

Son zamanlarda fotoğraf çekmediğimi fark ettim. Fotoğraf çekmek fark etmenin, odaklanmanın bir yolu. Hiçbir şey bulamazsam doğaya bakardım. Bu ara ihmal etmişim. Eksikliğini hissediyorum. Açıkçası bu aralar ne yaptım pek de anlayamadım. Hava 19:15’te, eve geldiğimde kararmış oluyor, çıldırıyorum. Hiç yaşamamış gibi oluyorum. Netflix’te Mezarlık izlemeye başladım. Akşamlarımı bununla doldurunca başka bir şeye zaman kalmadı. Güzel dizi, kaliteli çekimleri özlemişim. Ama kabul etmeliyim hayat döngüm şu an için akşamları dizi izlemeye müsait değil, hafta sonu belki. Instagram kaydırmayı bıraktım bu defa diziye sardım. Kendimi iyi hissetsem mesele etmeyeceğim de aradığım şey bu değil. Kendimi uyuşturup durmak bana iyi gelmiyor. Neyse ki bugün itibariyle enerji seviyem yükselmeye başladı. Yarı bulanık bilinç halimden sıyrılıyorum. Jung diyor ki iyi bir ruh sağlığı için deliliğimizi yüzeye çıkarmalıymışız. Özellikle burası benim deliliklerimi yansıttığım bir yer. İyi geliyor. Ama dengeli gitm...

ZAMANIN HÜKÜMDARI

  Zülal, takı kutusunu çıkardı. On yıldır orada duran saati eline aldı. Normalde saat kullanmayı sevmezdi, ağır gelirdi. Ama artık zamanı üstünde taşımanın zamanı gelmişti. Pili bitmiş saati alıp saatçiye gitti. — Buyur abla. — Abi bunun pili bitti, bakabilir misin ? Taraflar birbirlerine abi ve abla diye hitap ederek tamamen iş için orada olduklarını, birbirleri için zinhar kötü düşünmediklerini üstü kapalı bir şekilde deklare ettiler. Özellikle Zülal için bu rahatlatıcı olmuştu. Artık daha rahat davranabilirdi. — Hımm, eski modellerden, artık üretilmiyor bunlar. Ama bir bakalım? Evet varmış, yalnız biraz tuzlu kaçabilir. 2000 TL. — Pahalı ama yapacak bir şey yok. Benim için hayat memat meselesi. Takıver sana zahmet. — Öğrenci misin? Zülal durdu,kendisi hakkında gereksiz bilgi vermişti; adam ikinci kanala geçecek gibiydi, gülümseyerek gözünü gözüne dikmişti. Hemen gevşeyen yüz kaslarını toparlayıp ciddiyetle konuştu: — Değilim. Oldu mu, çalıştı mı? — Buyur abla, oldu. Zülal saati...

ALT TARAFI OKUMA LİSTESİ

Blogger okuma listesi neredeyse bir haftadır çalışmıyor. Dijital çağ için bu oldukça uzun bir süre. Düzelsin diye uğraşmadıklarına göre, demek ki buralar artık pek önemli değil, para getiren yerler değil. Her şeyin değerinin para ile ölçülmesi ne kötü. Kötü ama mantıksız değil. Para insana özgürlük getiriyor. Zaman kazandırıyor, paran varsa katlanmak zorunda olduklarını, sevmediğin insanları hayatından uzaklaştırmak kolay oluyor. Para sağlığı geri getirmese de sağlık hizmeti alırken daha insanca muamele görmeni sağlıyor, azarlanmanı engelliyor. Benim için paranın önemi buradan gelse de konfor için, lüks için para peşinde koşanların sayısı az değil. Blogger'ı yönetenlerin de daha çok para kazanacakları yerleri ön plana almaları normal aslında. Ne diyebiliriz ki? Ama kötü be. Güzellikler yaşayalım diye para peşinde koşarken, güzellikleri yok etmek, kaçırmak, saçma sapan bir şey. Ben çocukken kimsenin parası yoktu, kaset peşinde koşardık, ayakkabı peşinde koşardık, ama mutlu olmak kol...

HAFTANIN KEDİSİ: VİKVİK

Cinsiyeti : Dişi Yaşı : Orta yaşlı Rengi : Gümüş gri tekir, göğüs kısmı ve patileri beyaz Elementi : Elementleri dengeli.Biraz erdemli olsa Avatar olabilirdi.  Ses : Vikvik diye sürekli ses çıkardığından adını buradan aldı. Sesle iletişimde iyi. Fiziki Özellik : Pek çekici değil. Karşı komşu boz kedi diyor. Karakter Özelliği: ×Kendini, kedi soyunun devamına adamış, sürekli doğuran, ×Yatmadığı kedi kalmayan, tam bir aşk kadını, (onun bedeni, onun hayatı) ×Bu erkekler bunda ne buluyor diye sorduran, ×Kimseye acımayan, her koşulda hayatta kalabilen, tam bir Amazon, ×Her durumda temkinli ve tetikte olan, yemek kapmak için yanımda yürürken beni her adımda “kıh” diyerek tehdit eden, ×Asla göbeğini açmayan, her gün benden yemek alsa bile asla kendini salmayan, sürekli uyanık, ×Yemek seçmeyen ama diğerleri daha iyi bir şeyler yiyor mu diye bakmaktan geri durmayan bir kedi. Vikvik dört yıldır hayatımda. Kedilerimin yemeğini çalıyor diye çok kovaladım. Asla vazgeçmedi. Çevik, atletik, hayat ...

DİKEN ÜSTÜNDE

  Günün kararmaya başladığı, şehrin can havliyle  son çığlıklarını attığı vakitler. Akşamüstü  dedikleri, kim düşünüyor bu kelimeleri, nasıl akıllıca... Akşamüstü gürültüsü Ebru’nun Amerikan mutfağına ulaşamıyor, içerisi oldukça dingin. Hilal, Ebru’yu ziyarete gelmiş. — Sütü neden ocakta ısıtıyorsun? — Biraz ılıtıyorum. Yoksa makinenin yaptığı kahve sıcak olmuyor. Makineyi de yeni aldım ama o kadar mücadeleden sonra, bir de makineyle, tamirle uğraşmak istemedim. Böyle çözüyorum, önce hafif ısıtıp sonra kahve yapıyorum. Kahvesi mis gibi oluyor ama. Sen latte seversin. — Yerleşmişsin bile. Ben geç duydum, atlardım yardıma gelirdim, bilirsin. — Eve yerleşmek en kolayıydı. Evimi kafamda yıllardır öyle çok yerleştirdim ki, hiç zorlanmadım. — Anlatılanların aksine iyi gördüm seni. — Çok şükür, iyi miyim bilmem ama huzurluyum. Kendimi kimseye kanıtlamam gerekmiyor. Şu resmi alalı on yıl oluyor, onun evinde asamamıştım. Zevklerimi küçümser dururdu. Ben de gerçekten zevksizim sanı...

NE KADAR SÜRER BU HEVES?

  Doğu şiveli genç adamın üçüncü kez otobüsün arkasına gelişi, — Abi bak rica ediyorum, o ayakkabılarını giy, ayakkabı çıkarmak yasak. — Ya ne var kardeşim, sana ne. Ne var çıkarsam? Rahat edemiyorum. — Abi bak rica ediyorum, ne diyeyim, ayakların kokuyor mu diyeyim. Bak seni rencide etmemek için demiyorum. Giy abi ayakkabılarını. Tövbe tövbe... Gidip önden oda spreyi getirip sıkıyor. Sonra tekrar otobüse sesleniyor. — Emniyet kemerlerimizi takalım. Mecbur kemerleri takıyoruz, kimilerimiz söyleniyor; genç muavin otobüste bir standart oluşturmaya kararlı görünüyor, canını dişine takmış, üşenmiyor, tek tek kemerleri kontrol ediyor, eğilip ayakkabılara bakıyor. Bir dinlenme tesisine yaklaşıyoruz. Genç adam bizi hevesle bilgilendiriyor: — 10 dakika mola. Tuvalete gidebilir, sigara içebilirsiniz. (Hee hee, içimden gülüyorum, sigara içebilirmişiz, izin verdi.) Mola sonrası çay servisi var. Boğazım ağrıyor, yatışsın diye sadece bir bardak sıcak su alıyorum. O kadar yorgunum ki... Bir el o...

KÜÇÜK PRENS SÜRGÜNDE

  Kral, kederle dışarı baktı. Bir gün ölecek ve krallığını oğluna bırakacaktı. Oysa oğlu beklediği seviyeden çok uzaktı, bir türlü büyümüyor, olgunlaşmıyor, babasına krallığı yönetebileceğine dair bir ümit vermiyordu. Şatonun bahçesinde  oğlunun etrafında bir sürü köpek toplanmış; oğlu savaş sanatları, diplomasi okuyacağı, reel politikayı öğreneceği yerde;her zamanki gibi  köpekleri doyurmanın, onlarla oynamanın peşindeydi. Kral içini son kez çekip kendine kral olduğunu hatırlattı.  Vakit inisiyatif almanın, çözüm üretmenin vaktiydi. Çocuğu, dost devlet kim, düşman devlet kim bilmeli, herkese eşit davranma huyundan vazgeçmeliydi. Evet ilk ders bu olmalı diye düşündü Kral. Dış İşleri Bakanı'nı çağırıp yeni fethettikleri B-613 gezegenini hazırlamalarını ve buraya kibirli bir gül, bir tilki ve baobab ağaçları yerleştirmelerini emretti. Amacı çocuğuna ayrımcılık yapmayı, kendisi için özel olan şeylere daha çok kıymet vermeyi ve baobab ağaçlarının düzenli bakımını yaparak...