Ana içeriğe atla

Kayıtlar

gevezelikler etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

MİNİMALİZM YAZILARI-2

Minimalizm bir yerde insanları umursamamak sanırım. Dünyanın gürültücü, gösterişli yönüne sırtını dönüp, daha sakin, sade yaşama hali. Kendi kurallarını, önceliklerini belirleyip gerisini önemsememe, başkasının onayını aramama hali. Buna bir kere karar verdikten sonra hayat kolaylaşıyor. Bundan olmalı, bayram seyahatim için valizimi hazırlamak oldukça kolay oldu. İki pantolon, üç tişört, pijama, diş fırçası, tarak, bir ayakkabı. Bu kadar. Yok etek alayım, altına topuklu alayım, yok şunu giyersem bu olur yok. Yavan mı? Bazılarına yavan gelebilir ama şu an bana iyi geliyor. Bunları daha önce de deneyimlemiş ama unutmuştum. Yeniden hafifliği hissetmek iyi geldi. Evde gözlerim raflarda geziyor. Gereksiz neler var onları tespit etmeye çalışıyorum. Kuaförlerin sattığı saç kremleri var örneğin. Kullanmadığım ama “o kadar anlattı alayım bari” diye aldıklarım. Kapitalist sistem sürekli birilerinin bir şeyler satmaya zorluyor. Net ve kararlı bir şekilde “hayır” demek, bunun ayıp olmadığını hatır...

MAYISI DEVİRİRKEN

Tam yaz geldi derken havalar yine soğudu. Soğuk ısırıyor. Bu dengesizliğe dayanamayıp hastalandım. Uzun zamandır böyle olmamıştım, neyse ki uyku var da uyuyunca iyileşiyoruz. Günler hızla akıp geçiyor. Mayısı da devirdik. Yılı yarıladık sanırım. İş ev döngüsü devam ediyor. Annemle babamın sağlık sorunları yeni gündemimiz olacak gibi duruyor. Yaşlandıkça çocuklaşıyor ve doktora gitmeyi, ilaç almayı reddediyorlar. Umarım zor bir hastalıkla mücadele etmek zorunda kalmayız. Bahçe işleri devam ediyor. O bitkiyi buraya, şunu oraya taşıyıp duruyoruz. Bizim yapamadığımız, alet gerektiren birtakım işler var ama adam bulamıyoruz. Çoğu peyzajcı işi beğenmez olmuş, zahmet edip geri dönmüyorlar bile. Biraz beceriniz varsa, biraz alet edevata yatırım yaparak para kazanılacak yollar var diye düşünüyorum. Bende beceri yok da olanlar sadece küçük işlere giderek geçimlerini sağlayabilirler. Örneğin duşakabin raydan çıkıyor, yaptıracak adam bulamıyoruz. Zor ve yaşlı kedi Arthur geri döndü. Artur, Çiko, S...

2026 DOĞA NOTLARI (BAHÇE İŞLERİ 2)

Bu sene hava biraz soğuk gitti. Üstüne bolca yağmur yağdı. Hâlâ kısa kollu giymeye geçebilmiş değiliz. Zaman zaman bu durumdan şikâyet etsek de bol yağış, bitkilerin coşmasına neden oldu. Her yerde kır çiçekleri, dizimizin altına kadar uzanan otlar… Otların arasında yürürken ıslanan çoraplar… Bu sene her şey daha canlı sanki. Zambaklar da su seviyor olmalı. O kadar yağmurdan sonra hepsi boy attı ve aynı anda açtı. Onlara bakınca gözlerimiz mora doyuyor. 2024’te öyle çok kayısı olmuştu ki ağacın dalları yerlere kadar eğilmiş, kırılmasın diye destek koymuştuk. Sonrasında o kadar kayısıyı ne yapacağımızı bilememiştik. Karşı komşu bize kayısı veriyordu, biz ona. Biri kayısı getirince sinirlenilen bir seneydi. 2025’te hava sıcak gitti, ağaçlar erken açtı. Sonra eksi on yedilerde büyük bir don afeti yaşadık. Hâliyle bir tane meyve yoktu ağaçlarda. Bizim birkaç ağacımız mesele değildi elbette; meyvecilikle geçinenlerin canı çok yandı. Neyse ki soğuklar uzun sürdü bu sene, ağaçlar geç açtı. Şi...

SİHİRLİ ANLAR

Çocukluğumdan beri hissettiğim sihirli anlar var. Bu anlarda büyük bir sistemin içinde olduğumu anlıyorum, o kadar güçlü bir his ki ağlamak geliyor içimden. Çoğunlukla doğayla, yaşayanlarla bağ kurduğumda oluyor bu. Çocuğum, sabahın serinliği, Uşak’ta köyümüzdeyiz, her yer ıssız, sadece guguk kuşlarının sesi. Hem ürkütücü, hem de büyüleyici. Sonra annemin, “biz çocukken yağ döktüm, ben korktum” der eşlik ederdik diyen sesi. Yine köydeyiz. Annem, ben, kardeşim. Yazlıkta, yıldızların altında uzanmışız. Issız. Gece sessiz, ama sessizliğin de sesi var. Üstümüzdeki karanlığa ve sessizliğe teslim olmuşuz. Güzel bir gece. Yine bir yaz günü, köydeyim. Annemle babama yapılmış bir göz odada yatırıyorum. Cam açık, bir esinti geliyor, ürpertiyor. Her zamanki serinlikten farklı bir tadı var. Sabah evimdeyim. İşe gitmem gerek. Verandada uyumuş kediyi, biz işteyken takıldığı bölgeye koymak için kucaklıyorum. Kedi kendini tamamen bırakıyor. Peluş oyuncak gibi. Onun o teslimiyeti içimi eritiyor. Nasıl ...

RUH SAĞLIĞININ REÇETESİ

Ruh dediğimiz aslında gözle görülmeyen, içimizdeki öz diye tanımlanabilir sanırım. Ruh sağlığını da içimizdeki öz’e uygun yaşayarak sağlıklı kalmak olarak tanımlayabiliriz. Ruh sağlığının bozulması da içimizdeki öz’e uygun yaşamamaktan kaynaklanıyor o zaman. Dünyada milyarlarca birbirinden farklı insan, milyarlarca farklı “öz” olduğunu göz önüne alırsak da hepimizin reçetesi farklı olacak ama reçetenin genel çerçevesi aynı kalacaktır. Ruh sağlığımız bozulduğunda kitaplara da koşsak, doktorlara da koşsak, internete de koşsak hepsinin verdiği reçete aynı oluyor: “Kendini sev, sınırlarını koru.” Bu noktada ilk yapılması gereken “öz”ümüzü (kendimizi) bilmek; arzularımızı, yeteneklerimizi, sınırlarımızı ve kapasitemizi tanımak. Sonrasında da bunu sevmek gerekiyor. Arzuları, yetenekleri nasıl biliriz? Bir şey bize coşku veriyorsa o bizim arzumuzdur. Bir şeyi kolaylıkla halledebiliyorsak, nasıl olduğunu fark etmeden akıp gidiyorsa, ellerimizde çözülüyorsa o bizim yeteneğimizdir. Arzumuzu buld...

MİNİMALİZM YAZILARI-1

Sadece yazları oturmak için 80 m2’lik bir bahçe evi yaptırmıştık. Mahalleye doğalgaz gelince de şehir merkezdeki evi satıp tamamen bahçeye taşındık. Taşındıktan sonra aksilikler üst üste geldi, lavabo taştı vb derken iki-üç ay düzen oturtmaya çalıştık, pek de tadım yoktu; küçük eşyaları bir yerlere tıkıştırdım, yeni yeni dokunabiliyorum. Minimalizm hevesim depresince yarım kalmış defterleri bitirmek, birikmiş belgeleri temizlemek, fazladan duran eşyaları elemek iyi hissettiriyor. Ama bu seferki minimalizm çalışmamın aslında başka bir yönü var. Eşyaları elerken aslında zihnimdeki açılmış ve öylece duran sekmeleri kapatıyorum. Hayatımda fark ettiğim bazıları benden, bazıları insanlardan kaynaklı süreklilik arz eden sorunlarım var. Son zamanlarda bunlar üzerine çok düşünür oldum. Düşünce örüntülerimi fark etmek için de eski günlüklerimi çıkardım okudum. Bazı fikirlerimde ne kadar yanıldığımı, ne kadar çocukça olduğunu görürken; bazı temel düşüncelerimin hiç değişmediğini; bunlarda haklı o...

BAHÇE İŞLERİ

Nisan yağmurlarını iliklerimize kadar hissettiğimiz bir yıl oluyor. Yağmur o kadar yağdı ki çimleri dün biçebildik. Haliyle uzadıklarından dün tüm öğleden sonrayı bu işle geçirdik. Eşim biçti, ben de biçtiği çimleri el arabasına alıp döktüm. Kaç sefer yaptım bilmiyorum, akşam alarmı kurmadan sızmışım, sabah az kalsın işe geç kalıyordum. Yalnız hava hâlâ istediğimiz gibi değil. Bizim burada yaz moduna mayısta geçiliyor. Geçen sene sebze ekmemiştik, bu sene dev uzun saksılar alıp ekmeyi planlıyoruz. Bahçenin toprağı sert ve sıkı olduğundan çapalanmıyor, saksılarda çapa işi kolay olur diye umuyoruz. Sebze ekmek deyince öyle çok bir şey değil de çıkınca bir iki koparacak kadar. Kışın çiçekleri verandaya alıyoruz. Hâlâ oradalar. Yer kaplamasınlar diye iki saksıyı birleştirip tek saksıya almıştım bitkileri. Sardunyalarımın geçen sene tadı olmadığını şu yazımda anlatmıştım. Ben bunları birleştirip kökleri sıkıştırınca yaprağa çalıştılar; toparlandılar. Meğer köklerin sıkışık olması gerekiyor...

MUTLULUĞUN FORMÜLÜ

Karamsar yazılarımın aksine kolay mutlu olabilen biriyim aslında. Bunaldığımda başımı gökyüzüne kaldırıp mavi gökyüzünde asılı bulutlara bakmam yeterli olur ne büyük bir sihrin içinde yaşadığımı fark etmeme. “Hayatımı boşa geçiriyorum, hiçbir somut becerim yok, okumalı öğrenmeli gelişmeliyim” diye kendimi yiyip bitirmezsem bir parça pizza ya da uyuyan bir kedi mutlu edebilir beni. Ya da şeker yememeli, ekmek yememeli diye sıkıştırıp durmasam kendimi; otobüste ikram edilen kek ve tadı olmayan sallama çay beni çocukluğuma götürüp gülümsetebilir. Kardeşimle otobüste kola içeceğimiz için mutlu olduğumuz, ergenliğe doğru mutluluğu belli etmeyip karizmatik olalım diye muavini umursamaz gibi önce ufka bakıp sonra “kola” diye ilgisizce söylemeye çalışıp güldüğümüz zamanlara gitmek de mutlu eder beni. O zaman disiplinli olmam gereken zamanları kısa tutup kalan zamanlarda Borges'in şiirini hatırlamalı. Bir de ben eşim değilim; onun sert duruşu, disiplinli duruşunu ve görüşlerini benimsemek z...

MOLA

Yorgunluğum yukarıdan anlaşılmış olmalı, iki günlük eğitim için Ankara'dayım. Öncesinde bir gün de izin aldım; öğlene kadar evimi derledim topladım, güzel bir temizlik yaptım. Sonra aldım valizimi çıktım.Anıtkabir'in karşısında odamda Atamla karşılıklı  yatıyoruz.  İyice dinlenip güzel bir uyku çekmeyi düşünüyorum. Belki biraz kitap okurum.Öncesinde yürüyüp güzel bir yemek ve tatlı hediye ettim kendime. Daha yürüyecektim ama pek fazla bir şey yoktu etrafta. Ankara ben görmeyeli  çok kalabalıklaşmış, trafik ilerlemiyor.Bahar gelmiş, getirdiğim kıyafetler kalın gelecek. Kimseye laf anlatmak zorunda olmadığım kafamın dikine gidebileceğim iki günüm var. Kendimi şanslı hissediyorum.

YOL

  Kadın bir gün yürürken, Yolunu değiştirmiş. Yolda bir iplik bulmuş, Parlak ve çekiciymiş.   Kadın bir koza örmüş, İpliği sahteymiş, Güneşte bekleyince, Erimiş ve dökülmüş. Kadın çırçıplak kalmış, Karakteri sarsılmış, Eski yoluna dönmesi, Hiç mümkün olamamış

KULE

  Boğazda yumru, Kalpte bir ağırlık,  Gözlerde hazır yaşlar, Ve beyazlayan saçlar. Ortada yok hiç sebep, Sadece şımarıklık, Kız kızıyor kendine, Ama bulamıyor çıkış. Aslında biliyor , İçinde bilge kişi, Dengesini kaybettiren, O büyük laneti. Kız etmiyor itiraf, Kaçıyor kendinden,  İstemiyor devirmek, İnşa ettiği o güzel kuleyi. Kulen güzel olsa, Üzülmezdin diyor ses, Yaptığın geciktirmek, Kaçınılmaz sonu. Kız bir anda sıkıldı, Tüm bu saçmalıktan. Bir bardak çay aldı, Bekleyen İşlere daldı. Nasılsa her şey yalan, Git biraz daha oyalan, Diyen Yunus’u andı. Kız devam etti..

DÜNYA YUVARLAK!

 İki yüz bin yıl önce, İnsan doğmuş yeryüzüne Sormuş kendi kendine Neden buradayım, işim ne? Dünyanın doğusunda, Demişler kaderdir bu. Bu dünya bir imtihan, Geçecek her şey dayan. Yine doğuda, Demişler bu illüzyon, Ruh sonsuzdur, ölüm yok. Neşelen, izle, oyalan. Dünyanın batısında, Demişler her şey burada, Tanrılık  ruhumuzda, Şekil ver sen  hayata. Kim bilir doğrusu ne? Belki de ikisi de, Düşünme çokça sen de, Hem şekillendir, hem neşelen, Geçeceğini unutmadan. 

AĞAÇ EV SOHBETLERİ 196

 Ağaç Ev Sohbetleri’nin 196. Haftasında “Kendi kendine öğrenmek mi yoksa bir öğretmenle öğrenmek mi?” konusu üzerinde düşünüyoruz. Burada kişinin ne öğrendiği ve kişilik yapısı önemli. Uçak kullanmak, araba kullanmak söz konusu olduğunda  kendi kendimize öğrenemeyeceğimizden mutlaka bir öğretmen olması gerekiyor. Ama kendi kendimize öğrenebileceğimiz bir konu ise kişinin içe dönük ya da dışa dönük olması; zaman mekan sınırlaması gibi tercihler de durumu etkiliyor.  Soru hangisi ile daha iyi öğrenilir ise eskiden kendi kendine öğrenmenin en iyisi olduğunu söylerdim. Kendi kendime olduğumda, konuyu dağıtmadan, iyice odaklanarak daha kısa zamanda öğrenebiliyorum. Eğer pratik yaparak öğrenilecek bir şeyse yine kendi kendime pratik yapmak konuyu daha çok özümsememi sağlıyor. Ama son yıllarda kendi kendime belli bir bakış açısının dışına çıkamadığımı fark ettim. Kendi kendime öğrenirken aynı çizgide devam edip gelişemediğim oluyor. Bazen burnumun önündekini bile göremiyorum. Oy...

AĞAÇ EV SOHBETLERİ 195

Ağaç Ev Sohbetleri başlayalı 195 hafta olmuş.  Zaman su gibi!Bu hafta Deeptone "İnsanlar farklı giysiler giydiklerinde farklı davranırlar mı?"  diye sormuş. Etten, kemikten yaratılmış canlılar olarak duygularımızı, davranışlarımızı etkileyen, yönlendiren faktörler var. Müzik dinlediğimizde, güneş gördüğümüzde, hareket ettiğimizde modumuz değişebiliyor. Renklerin, giysilerin, temizliğin de insan duygularını, davranışlarını değiştiren bir etkisi var. Kıyafetin, makyajın, saçın etkisi yadsınamaz.   Evde dizleri çıkmış pijamalı benle, takım elbiseli, topuklu ayakkabılı benin hissettiği aynı değildir. Hafif dekolte ile kadınsı hissederken, yazın sahilde şipidik terliklerimle gevşek bir insan olurum. Dünyanın insana hediyesi,neşe veren şeyler bunlar. Ama bazen insanın öyle bir karizması  oluyor ki ne giyerse giysin " vay be " diyorsun. O zaman itici güç içindeki tutku ya da öfke oluyor. İkizdere'deki Hava teyze gibi. Bazen de insan ne giyerse giysin dikkati hüznünde, ...

DEPREM

6 Şubat gecesi 4.17 de uyandım. Sallanıyorduk, eşimi uyandırdım. Öylece yatakta oturup geçmesini bekledik. Hemen biterdi. Bu seferki bitmek bilmedi. Uyuduğumuz odanın kapısı çarpıyordu, kalktım kapattım. Bizim şehrimiz deprem şehri değil diye biliyorduk. Ne bir yaşam üçgeni düşünmüşlüğümüz vardı, ne de kaçmaya dair bir refleksimiz. Adana'ya yakındık. Acaba Adana'da mı oldu derken ikinci sarsıntı başladı. Baktık iş ciddi, dışarı attık kendimizi. Herkes dışardaydı zaten. Biz bunları yaşarken Hatay'da, Maraş'ta, Adıyaman'da binlerce insan ölmüş. Öyle bir sallanmışlar ki yürüyememişler bile.Kaçamamışlar. Ertesi gün her şey normalmiş gibi işe gittik. Her şey normalmiş gibi sabahın dokuzunda müşteri geldi, ekspertiz raporu belli oldu mu diye sordu. Biz bunları yaşarken meğer insanlar enkaz altından bağırıyorlarmış, bizi kurtarın diye , bir sürü evden bir sürü ses geliyormuş da kimseler gelmiyormuş kurtarmaya. Öğlen mesai başlayınca yine büyük bir sarsıntı oldu. Şubeden dı...

ESİNLENMEK/ETKİLENMEK

Momentos'un Blog Dünyasında Bu Hafta 39  yayını dinleyip yorum yapınca, yedinci haftada benim blogumdan söz ettiğini öğrenip dinledim. Momentos bana bir zamanlarda evde denediklerimi hatırlattı. Arka balkonda dolu bekleyen kompost kovamı hatırladım, çöplerimi toprakla buluşturup, yeni atıklarımı kovaya koydum. Ayrıştırdığım piller ve yağlar aklıma geldi, en kısa zamanda onları da oldukları yere göndereceğim. Özetle sevgili Momentos 'tan etkilenip tekrar yola koyuldum. Sonra ilham veren insanlar hakkında düşündüm. Dünya nüfusu 8 milyara yaklaşmış. 8 milyar farklı insan olsa da bazen günlük hayatta -iş hayatında özellikle- herkes aynı geliyor,  internete şükrediyorum.Yobazların interneti şeytan olarak görmelerine şaşmamak gerek, gerçekten ufuk açıcı. İnternet olmasaydı bulunduğum dar çevrenin fikirlerinden sadece kitaplar aracılığıyla bir nebze sıyrılabilirdim. Oysa internet önüme bir sürü dünya sunuyor. İnstgramda dünyanın farklı yerlerinden, farklı konularla ilgilenen insanlar...

RUTİN

Rutin, her zaman yapılan, alışılmış olan demekmiş. Bir konuda başarılı olmak, sonuç elde etmek için istikrarla yapmak, rutine oturtmak gerekiyor. Bir müzik aleti çalmak, spor yapmak gibi. Rutin olarak yaptıklarımız kişiliğimizi ve hayatımızı oluşturuyor; kaderimize doğrudan etki ediyor. Ne zaman üzülsek, sıra dışı bir şey yaşasak dengeyi bulmak için rutinlerimize sığınmamızı öneriyor uzmanlar. Rutinler bizi hayata demirliyor,  rutinler güvenli limanımız oluyor.Hayvanlar, bitkiler için de öyle. Düzenli sulanmak istiyor bitkiler, hayvanlar aynı şekilde sevilmek istiyor. Bedenimiz her gün aynı saatte yatıp, aynı saatte kalkmak istiyor. Ama bazen de öyle oluyor ki rutinler prangalarımız oluyor. Kurulmuş robot gibi hayatlar yaşamaya başlıyoruz. Gözümüzün feri sönüyor. O zaman rutin öldürür diyor uzmanlar. Yeni bir şeyler öğrenin, yeni bir yoldan yürüyün diyorlar. Bunu diyen uzmanlar da haklı. Uzmanlar hep haklı zaten. Rutinler zincire dönüştüğünde yeni bir şehir görmek, yeni bir yoldan ...

YENİ YIL

Yılın son günü bankada bir hengame yaşanır. Vergilerin, sigortaları son günüdür. Çekler nedense ayın son gününe yazılır. Rotatif kredilerin faiz tahakkuklarının yapıldığı gündür. Aynı zamanda bir performans döneminin son günüdür. Hal böyle olunca adeta tır geçer çalışanın üzerinden. Akşam nasıl olur bilmeyiz, beynimiz nasıl bu kadar yük taşır bilmeyiz. Günün bitiminde hediyelerimiiz, yeni yıl ajandalarımızı alır; o günü sağ salim atlatmanın neşesi, huzuru ve gururu ile çıkarız şubeden. Hava kararmıştır. Etrafta yılbaşı süsleri, neşeli ışıklar, telaşla koşuşturan insanlar.. Hemen her yılın son günü az da olsa kar yağar. Günün yorgunluğunu yüzünüze çarpan soğuk hava alıverir. Özgür ve mutlu hissedersiniz. Kar taneleri burnunuza düşer. Bir iki dükkana uğrar, son dakikaya bıraktığınız hediyeyi, pastayı ya da oyunu alır koşturursunuz. Yarın yılın son günü. Yarın yaşayacağım iş gününün stresi üzerime çökse de bitişte yaşayacağım huzuru düşünüyorum. Sadece bir iş gününü değil de, koca ...

KARŞILIKSIZ SEVMEK

   Bu yaz bahçede anne, baba ve üç çocuktan oluşan bir kedi ailesi eşlik etti bize. Anne eşine -ya da sevgilisine düşkün, ne zaman görse kafasını boynuna sürtüp sevgisini gösteriyordu. Anne üç çocuğuna da düşkündü. Hamileyken bize gelip giden kedinin çocuklarını, doğduklarında  görmedik. Anne bizden yemek alır ağzında bir parça götürür, sonra tekrar gelir bir parça daha alır, duvarları aşıp yavrularına taşırdı. Sonra çoluğu çocuğu toplayıp bizim bahçeye taşındı.   Onları izlemek mutlu ederdi beni. Yavrularını yalaması, yavruların birbirleriyle oynaşmaları, yavruların otlarla oynaşmaları… Terapi gibiydi. Babaya kızardım ama. Yemek verdiğimde çocukların yemesini beklemeden saldırırdı. Anne öyle değildi. Anne kedi beklerdi. Başka kedilere kızar, eşinin yemekleri yemesine kızmazdı.Diğer kediler ailenin yemeklerine saldırınca hayırsız erkek kedi kendi yemeğini alıp uzaklaşır, anne ise savaşırdı. Anne faydasız erkek kediyi severdi yine de. Başımda bir erkek olsun diye...

BUGÜNLERDE...

  İş hayatımı aylardır çok hızlı. Canım yogam olmasa tükenmiştim, neyse ki yoga var da direncimi, umudumu koruyabiliyorum. Havalar soğuduğu için bahçeden merkeze taşındık.Aslında çok da soğuyamadı.  Gündüzleri bahar  gibi, akşamları ise soğuk. Yaz temmuzda gelmişti, kış ne zaman gelecek bakalım? Küresel ısınmayı hissetmemek mümkün değil. Dünya sekizinci yok oluşa doğru gidiyor diyorlar. Dünya sekizinci yok oluşa doğru giderken ben ev işleri ile ilgili kendi sistemimi kurmaya çalışıyorum. Göçüp giden bir Penbe  anneannem vardı. Tek göz evini her gün kalkıp düzenler süpürürdü.Evini düzenli sıvar, sıvanın üzerine üç parmağı ile kireçten desen yapardı. Tek yaşamasına rağmen her gün yemeğini yapardı. Onun evinde havayı koklamak, mis gibi temizlik kokusunu içime  çekmek iyi gelirdi bana. Hasta oldu, kolunu kırdı, yaşlıların kırıkları zor iyileşir, o halde bile kalkıp tarlasında yetiştirdiği çalı süpürgesi ile evini süpürdü. Bu konuda çok saygı duyuyorum ona. Ev işleri...