Güneşli bir ekim sabahı, perdesi açık salonda kahvaltı yapıyoruz. Birden cama bir şey çarpıyor ve yere düşüyor. Eşim “koş” diyor, “kuş çarptı, kediler kapmasın.” İsteksiz gidiyorum, nasılsa ölmüştür diyorum. Ölmemiş; hopluyor ama uçamıyor. Yakalayıp eve getiriyorum. Önüne su ve yem koyuyoruz. Ürkek, neye uğradığını şaşırmış. Yemek yemiyor, su içmiyor, seke seke geziniyor, bizden korkuyor. Ertesi gün eşim belediyenin veterinerine götürüyor. Orada bir sıvı veriyorlar ve bunu suyuna karıştırmamızı söylüyorlar. Bir de kanatlarının zarar gördüğünü, uçabileceğini ama evde ona uçmayı öğretmemiz gerektiğini söylüyorlar. Bir an önce uçsun, özgürlüğüne kavuşsun istiyoruz. Hür bir kuş olabilsin diye Vecihi adını koyuyorum ona. O ara tek gündemimiz Vecihi. İki sandalye arasına nevresim gerip Vecihi’ye uçmayı öğretmeye çalışıyoruz. Bizden korkuyor. Suyu bile biz bakmazken içiyor. O kadar komik ki… Kafamızı çeviriyoruz, bir yudum su alıp içiyor; diğer yudumu yine biz bakmazken. Vecihi pek bir ...