Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

CANIM YOGAM

Kalbimde ağrı var, nefes almakta sorun yaşıyorum diye hafta sonu kardiyoloji doktoruma gittim. Kontrollerden sonra doktor kalbimin iyi olduğunu, şeker ve tansiyon rahatsızlığım olmadığı için de 10 yıl içinde kalp krizi geçirme riskimin bulunmadığını söyledi. Ağrıya ve nefes sıkıntısına neden olanınsa demir eksikliği olduğunu, geçmişime baktığında benim zaman zaman bu sorunu yaşamış olduğumu söyledi ve demir hapına başladık. Benim bu blogu açarkenki ilk yazımın başlığı “ Demirimi Kimler Aldı? ”ydı. Kansızlık benim kronik sorunum ama yine aklıma gelmedi. Oysa hep kendimi bilmeye çalışırım, yine bilemedim. Bundan sonra aklımda olsun; can sıkıntım mı sürüyor, hoop kan tahliline. Birkaç aydır süren enerjisizliğimin, yorgunluğumun, depresyonumun nedeni kansızlığım olabilir yani. Hastaneye gitmişken uzun zamandır ihmal ettiğim göz doktoruna da gittim. Gözlük canımı yakıyor, uzun süre gözümde tutamıyorum artık. Hem miyop hem astigmat var bende. Doktor demesin mi, iki rahatsızlıkta da derecem b...

UYKUYA ÖZLEM

Bir ağrı var kalbimde, Yorgunluk var üstümde, Buluşmalı kendimle, Rüyalar ülkesinde.

ÇOK YOĞUNUM(!)

Oldum olası yürürken, biraz zorladığımda nefesim yetmez gibi olur. Burnumdaki eğrilik bunu büyük nedenlerinden. Yine de dedim ben bilinçli nefes alıp vermeyi bilmiyorum,ondan oluyor, bunu aşacağım. Nefes alıp verirken derin nefes almaya ve dikkatli olmaya çalıştım. Önceki gün de kaymakamlığın ikinci katına merdivenden çıkarken aynı anda derin nefesler alıp veriyordum ki bedenimi eğiteyim. Böyle bir eğitim sistemi yokmuş. Çıktığımda nefes nefese kalmıştım. Soluğumu toparlamam çok uzun zaman aldı. Üstüne kalbimde bıçak saplanır gibi bir ağrı, iki gün geçmedi. Kalp krizi mi geçireceğim diye çok endişelendim. Neyse ki geçti. Hâlâ nefes problemim var. Ama asıl problemim sürekli fonksiyonel olmaya, her sessizliği, her boşluğu doldurmaya çalışmak. Bunun iki nedeni var. Birincisi iş hayatım. Sürekli o hedef, bu hedef; hedef kovalıyorum. Buradan gelen alışkanlığı özel hayatıma da taşıdım, iş tüm hayatımı kaplamasın, kendi gelişimime de odaklanabileyim diye sabahları açıyorum ajandayı. “On dakik...

AĞUSTOS 2026 RAPORU

  Kırşehir Terminalinden Yazları nasıl severim. Meyve sebze bol, incecik giysilerle hareket kabiliyetimiz yüksek. Günler uzun, sosyalleşmek kolay... Yazı severim ama ayak uyduramam, gücüm, enerjim yetmiyor. Sonlara doğru bu kadar hareket hasta ediyor beni. Temmuz seyahatlerimden sonra Ağustos rutin düzenimi yeniden kurmaya çalışmakla geçti. Bu arada bağlı olduğumuz yönetici değişti; daha hevesli, istekli, hedef ve sonuç odaklı bir yönetici geldi. Ona alışmaya çalıştık. Havada uçuşan exceller, aksiyon planlarımız, toplantılar... Gayret gösterenin ödüllendirileceği, göstermeyeninse sonuçlarına katlanacağını bol bol duyduk. Büyük Biraderin soluğunu ensemizde hissettik. Buna adapte olmaya çalıştım. Bir Kırşehir seyahati ile lisedeki üç kız arkadaşımla buluştum, saçmalamak, gülüşmek, ateş etrafında abuk subuk danslar etmek iyi geldi. Dolabımı istila eden erikleri, kayısıları atmaya kıyamadım, reçele dönüştürdüm, kuruttum. İki gün karın, bir gün tüm beden, bir gün de esnemeden oluşan yen...

EYLÜLE GİRERKEN

  Ayın biri, maaş yatınca, borçlar harçlar ortaya dökülüyor. Harcamalarımı takip etmek için Harcama Yöneticisi uygulamasını kullanıyorum. Basit, kullanımı kolay; reklamlar olmasa daha iyi olabilirdi. Biraz daha gelişmiş  uygulama öğreneyim diye üçüncü kez Notion yükledim, fakat bana karmaşık geliyor, kullanmaya üşeniyorum, fazla zorlamamak lazım. Bu ay sonu baktım “kedi” başlıklı harcamam tavan yapmış. Mahallenin nerede kel, kör, boz kedisi varsa bende artık. Aman o yaşlı, aman o yeni doğum yaptı, yok o sakat, yok bu tekir bunu kimse sevmez, bunun gözü açık değil aç kalır derken işler kontrolden çıktı. Eşim kızıyor, eşimden gizli gece eve kedi mamalarını sokma operasyonları yapıyorum. Herkesin sırları vardır değil mi? Ama itiraf etmem gerekirse, bu kadar kedi yorucu ve tüketti beni. Eşim de haklı aslında bahçeye çıkılmıyor. Ama nasıl yapacağız, bir hukukumuz oldu bunlarla. Dün Köpük çıkıp geldi. Daha önceki gelişindeki evsiz, kaşı gözü dağılmış halinin aksine, eski yakışıklılı...

RUH SAĞLIĞININ REÇETESİ-5

Uzun zamandır günlük tutuyorum. Ona sinir oldum, bundan nefret ettim, şunu sevdim... Böyle yazmışım. Bu aralarsa davranışları ve olayları yazıyorum. Böyle yazdığımda gerçekler önümde daha açık beliriyor, neden öyle hissettiğim, neyin beni rahatsız ettiği apaçık önüme seriliyor. Duygularımı yazdığımda kendimi mızmız, iflah olmaz bir çocuk gibi hissederken; olayları yazdığımda kendimi aşırı haklı olan bir yetişkin olarak görebiliyorum. Hiçbir şeyi çözemesem de, kimsenin hak vermediği yerde kendini aşırı haklı bulmanın da tatmin edici bir yanı varmış 😊 Neyse şaka bir yana, “olanı, olduğu gibi kabul etmek” diye başta kaderci görünen bir yaklaşım var.  Kaderci olsak da, olmasak da bir sorunu çözmek için “olanı, olduğu gibi kabul etmek” gerekiyor. İşte bu nedenle günlük tutarken olayları yazalım ki problemleri ortaya koyup çözüm önerilerini ortaya koyalım, kendimizi savunalım, hiç olmadı duyguların neden olduğu sisi çözelim, olayın esasını görelim. Hımm, Ruh Sağlığı’nın 5. Reçetesi de m...

SÜRÜKLENİŞ

Blogger istatistiklerinde eski yazılar çıkıyor. Ağaç Ev Sohbetleri mesela, açıp okuyorum. Çoğunun konusunu, yazdığımı unutmuşum. Blogumu açtığımda 36 yaşındaymışım, şimdi 45’e yaklaşmışım. O dönemki yazılarımdaki sesim daha umutlu, kafam daha az bulanık gibi, bazı fikirlerim hiç değişmemiş, hatta şaşırıyorum, nasıl netmiş. Hatta o zamanlar daha bilge ve bilgili olduğumu düşündüğüm oluyor. O zamanki yazılarımdaki ben daha iyi bir insanmışım sanki. Sonralarda agresif, kendimi ortaya koyacağım, hakkımı korumalıyım filan diye sesim, daha saldırgan, alaycı bir sese evrilmiş. Bir de o dönem en azından fikirlerim konusunda kendimden eminim, doğrularımdan eminim. Şimdiyse doğru ne, yanlış ne, hiçbir fikrim yok. Saçma sapan bir noktaya geldim. Sonra o zamanki fotoğraflarıma bakıyorum. Blogdaki net, umutlu sesim fotoğraflarda yok. O zaman daha yaşlıymışım. Daha doğrusu pandemiden önceki görünümüm yaşlı bir insana evrilmiş. Blog sesim net, berrak ama çatal dilimi içimde tuttuğumdan olmalı omuzlar...

7800 PRİM GÜNÜ

  Haberlerde sık sık kademeli emeklilik gündeme gelince nedir, ne değildir diye araştırırken prim ödeme günümün 7800’e ulaşmış olduğunu gördüm. Önce bir gururlandım, 7800 gün dişimi sıkmışım, hizmet sektöründe bu kadar süre dayanmışım. Vay be, meğer ne güçlü, ne sabırlı, ne dayanıklı biriymişim. Aferin bana! Ektiklerimi toplamanın zamanı geldi, hepsi bana helal. Süper kahraman mıyım ne? Müthiş ya! Vay anasını! Hafta sonum işte böyle mağrur ve gururlu geçti. İşe gelip pazartesiyi atlatıp salıya girince, ruh hastası personelin saçma sapan davranışları, performans biriminin verdiği hedefler için üst üste toplantı yapması, tutturamadığınız hedef için sizden mazeret değil telafi etmenizi istiyoruz demesi, günün nasıl başlayıp bittiğini anlayamadan koşturup durmak 7800 prim günü dayanmış olmanın getirdiği zafer hissini sildi süpürdü. 7800 prim gününün çoğunda özümü ezerek, idare etmeye çalışarak, bir yerde küçülerek, başarı diye sunulanlara inanmayarak ama bunun için çalışarak geçti. “Ab...

MARTİN EDEN-JACK LONDON

Martin Eden, Jack London’ın yazarlık sürecini anlattığı kitabı. Martin yaşamaktan, hissetmekten korkmayan, tutkulu bir genç adam. Okurken ondan çok etkilenmiş ve yaşam ateşi ile ilgili bir yazı yazmıştım. Maşallah dediğim üç gün yaşamaz. Kitabın sonunda Martin’in içindeki alevi de aldılar. Ah Martin... Kitabı okurken ve Martin’in daha eğitimli, bilgili bir insana dönüştüğünü izlerken okumanın, eğitilmenin bir yerde bizi törpülediğini, şekil verilen heykellere dönüştürüldüğümüzü düşündüm. Bu iyi bir şey gibi görünse de bir yerde bizim canlılığımızı da alıyor. Onun için daha önce de söylemiştim, vahşi tarafımıza sahip çıkmalı, hareket etmeliyiz. Bunun dışında insanların ikiyüzlülüğünü her gördüğümde yıkılan duran biri olarak bu durumu da normal kabul etmeli, insan olmanın erdemsizliğini de kabul etmeli diye düşünüyorum. Baksanıza Jack London zamanında da aynıymış, taş devrinde de aynıdır kesin. Aslında burada bir çelişki var. Vahşi yanımız canlılığımızı koruyor ama bir yerde de erdemsiz...

TEMMUZ 2026 İZLEDİKLERİM

  Temmuz ayında ailemle geçirdiğim zamanda izlediklerimi 13 yaşındaki yeğenim seçti. O olmasaydı muhtemelen bunları izlemezdim, ama iyi geldi; farklı dünyaları, farklı ülke yapımlarını görmüş oldum. Hâlâ çocuk filmlerinin bana iyi gelmesi de bir türlü yetişkin olmayı beceremediğimi gösteriyor sanırım. Bu filmlerde geçenler bana normal geliyor, sanki olması gereken bunlarmış da gerçek dünya bunların dışına çıkmış gibi. Neyse ya, inşallah ben de bir gün büyürüm. Belki 60’ımda falan olgun biri olurum. Minyonlar ve Canavarlar: Uzun zamandır sinemaya gitmiyordum, Minyonlar ve Canavarlar’ı sinemada izledim. Önce bir filmde yer alan minyonlar sonrasında film çekmeye ve film yıldızı olmaya karar verirler. Bu süreçte yanlışlıkla canavarları serbest bırakırlar. Konuşamayan minyonlar kendilerini sevdiriyor. Değişik bir dünya. Thai Cave Rescue: Netflix’in 6 bölümlük, Tayland yapımı mini dizisi. 2018 yılında 12 çocuğun mağarada mahsur kalması ve bir dalgıcın ölmesi ile sonuçlanan gerçek olayla...

VAHŞETİN ÇAĞRISI-JACK LONDON

  Vahşetin Çağrısı, Jack London’dan okuduğum üçüncü kitap. Buck isimli bir köpeğin hayatını anlatan hikâyeye başladığımda yazar, Beyaz Diş’ten önce veya sonra hikâyesini geliştirmeye çalışmış diye düşünüp kitabı çok önemsememiştim. Okudukça sahnelerin içine girdim, dünyası beni sardı sarmaladı. Bu kitapta da olay örgüsünün bir köpeğin iyi ve kötü insanlarla karşılaşmasına, uyum sağlama yeteneğine ilişkindi, çatı iki kitapta da aynıydı. Ama yine de güzel bir tat bırakıyordu. Buck, bir evde mutlu mesut yaşarken, önce kötü insanlara satılan, sonrasında kızak köpeği olarak kısa mesafelerde, sonrasında uzun mesafelerde çalıştırılan, sonrasında tekrar kötü insanlara satılan, en son ise onu seven iyi bir insanla karşılaşıp ona sonuna kadar bağlılık gösteren bir köpek. Bütün bu hikâye boyunca Buck’ın öğrenme sürecini, uyum sağlama yeteneğini, liderlik yeteneklerini, sevme becerisini, avlanma becerisini, içindeki vahşi sesin peşine düşüp kurt sürüsüne katılışını, sahibini kaybedişini ve onu...

YAĞMUR

Kız aynaya baktı. Aldığı kilolardan hoşnut değildi. Gözlerinin kenarlarında da çizgiler mi çıkmıştı? “Daha 30 bile olmadım ki, nedir bu?” Kilo almış, omuzları çökük, gözlerinin feri sönmüş, hayattan bezmiş, bıkmış gibi bir hal içindeydi. Oysa daha bir sene önce kıpır kıpır, cıvıl cıvıl, nasıl neşeli bir insana dönmüştü. Hepsi Yağmur’un yüzündendi. Yağmur kızı sevmişti. Sevmiş, güzelleştirmiş, sonra da çıkmış gitmişti. O zamanlar o kadar güzelleşmişti ki kendini tanıyamıyordu. Bir çocukken masallara inanırdı, bir de o zaman inanmıştı. “Kurbağa Prens” masalı gerçekti. İnsan sevildiğinde güzelleşirdi. Yağmur çıksa gelse, birazcık sevse yine güzelleşecek miydi? Yağmur diye biri olmuş muydu sahiden yoksa hepsi hayal miydi? Ne sosyal medyada, ne orada, ne burada, ondan hiç ses yoktu, hiç işaret yoktu. Kız kilolarıyla, kırışıklıklarıyla Sezen Aksu’ya sığındı.

HİÇBİR ŞEY YAPMAMA GÜNÜ

  Margo’nun üzerine yaşamın ağırlığının çöktüğü günlerden biri. Aklında yapması gereken maddeler uçuşuyor, bir birine el atıyor, bir diğerine. Ne onu yapabiliyor, ne bunu. Bir miskinlik var üzerinde. Gitarına gidiyor eli, bir iki tıngırdatıyor. I-hhhh... Tadı yok bugün. Gözleri istemsiz kapanıyor. Margo kaç gündür yorgun. Kendine izin verse, bir yatsa dinlense, hasta prosedürünü uygulasa geçecek ama hem yapamıyor, hem yapmıyor. Yapması gerekenler olduğundan dinlenemiyor. Ama yapması gerekenleri de yorgunluktan, uykusuzluktan yapamıyor. Margo üzerindekinin aslında yaşam ağırlığı olmadığına, düpedüz yorgun ve uykusuz olduğuna hükmediyor. Bu günü hiçbir şey yapmama günü ilan ediyor. Sevgili gitarını yerine kaldırıyor. Şu anda gidip yatamaz ama boş boş durabilir. O boş durdu diye dünya durmaz ya?

ÇİKO'YA VEDA

Teyzemin iki oğlu vardı. Büyük oğlu Sezer çekingen, sessiz bir çocuktu. Tabaktaki bisküviler biter, tekrar isteyemezdi. Küçük oğlu Mert ise zar zor yürürken bile bisküviler bittiğinde, ayağa kalkar, boyunun yarısına kadar  gelen tabağı alır, tekrar bisküvi doldurur getirirdi. Kimseye fikrini sormazdı. Benim Çikom da Mert’in kedi haliydi bence. Hiçbir kedi dostumu kendim seçmediğim gibi, Çiko’yu da ben seçmedim. Arka komşumun orada doğmuş, onlar da hep yaptıkları gibi bebekken hoplatıp zıplatmışlar. Çiko’yu yavruyken görürdüm, hızlı hızlı gelir, bulduğu mamaları yer giderdi. Onun geçtiğini görür sesimi çıkarmazdım. Sonra bizim bahçeye daha çok gelir oldu. O zaman Köpük vardı, Köpük de sanırım Çiko çocuk diye sesini çıkarmazdı, yoksa döverdi. Başlangıçta istemedim. Hatta gitsin diye kovaladım, suyla ıslattım. Eşim bahçedeki kaldırımlar kirleniyor diye kızıyordu. Annesi bize sık sık geliyor ve kedilerden nefret ediyordu. Kedilerle ilgilenince kıskanıyor, tekmelemeye kalkıyordu. Kendis...

PRAG 2

Prag’daki ilk günümüzü eski şehirde geçirdikten sonra ikinci günümüzü Karl Köprüsü ve Prag Kalesi bölgesine ayırdık. Karl Köprüsü, kralların taç giyme törenleri sırasında eski şehirden Prag Kalesi’ne giderken izledikleri Kraliyet Yolu’nun bir parçası olan, geniş, güzel bir köprü. Üzerinde dini referanslar içeren heykeller var. Çoğunlukla kalabalık olan bu köprünün hem manzarası hem üzerindeki heykeller çok hoştu. Köprünün iki kanadındaki giriş bölümleri de gösterişliydi. Karl Köprüsü Manzarası Karl Köprüsü Heykel Köprüden geçerek Küçük Şehir’e, oradan da tramvayla kralların yaşadığı yer olan Prag Kalesi’ne ulaştık. Prag Kalesi’ni gezmek de oldukça keyifliydi. Bir kere sivri kuleli Aziz Vitus Katedrali masallardaki gibi. Yapımına 1344 yılında başlanmış, ancak tamamlanması yaklaşık 600 yıl sürmüş. İçine girmedik ama dıştan bile çok etkileyiciydi. Binanın kuleleri ve süslemeleri dışında üzerindeki çörtenler (gargoyleler) ilgimi çekti. Bunlar hem yağmur suyunu yapıdan uzaklaştıran oluk işl...

PRAG 1

Berlin’den sonra trenle Prag’a geçtik. Prag tren istasyonunun kubbe şeklindeki tavanındaki süslemeler göz alıcıydı ama eşim fotoğraf çekmeme müsaade etmedi. Böyle zamanlarda inat edip durmak gerekiyor sanırım, onun derdi bir an önce oteli bulmaktı. Otelimiz Eski Şehir’e yürüme mesafesindeydi. Valizleri otele bırakıp hemen meydana indik. Meydanda ilk gördüğümüz Astronomik Saatti. 1410 yılında yapılan bu saat, günün saatini, güneşin ve ayın gökyüzündeki konumunu, evresini, burçları vb gösteriyormuş. Ben bakınca sadece saati ve birkaç burç işaretini anlayabildim. Her saat başı saatin gösterisi oluyor. Saatin içinden İsa’nın havarileri geçiyor, yanlarda da insanlara unutmamaları gereken dört kavramı hatırlatan iskelet, ayna tutan adam gibi figürler hareket ediyor. En son da horoz çıkıp ötüyor ve çan çalıyor. Biz gittiğimizde iskeletle başka bir figür yerinde değildi, döneceğimiz gün taktılar. Çok güzel devasa bir oyuncak. Düşününce de 600 yıllık muazzam bir mekanizma. Saatin hemen ilerisin...