Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

BAHÇE İŞLERİ

Nisan yağmurlarını iliklerimize kadar hissettiğimiz bir yıl oluyor. Yağmur o kadar yağdı ki çimleri dün biçebildik. Haliyle uzadıklarından dün tüm öğleden sonrayı bu işle geçirdik. Eşim biçti, ben de biçtiği çimleri el arabasına alıp döktüm. Kaç sefer yaptım bilmiyorum, akşam alarmı kurmadan sızmışım, sabah az kalsın işe geç kalıyordum. Yalnız hava hâlâ istediğimiz gibi değil. Bizim burada yaz moduna mayısta geçiliyor. Geçen sene sebze ekmemiştik, bu sene dev uzun saksılar alıp ekmeyi planlıyoruz. Bahçenin toprağı sert ve sıkı olduğundan çapalanmıyor, saksılarda çapa işi kolay olur diye umuyoruz. Sebze ekmek deyince öyle çok bir şey değil de çıkınca bir iki koparacak kadar. Kışın çiçekleri verandaya alıyoruz. Hâlâ oradalar. Yer kaplamasınlar diye iki saksıyı birleştirip tek saksıya almıştım bitkileri. Sardunyalarımın geçen sene tadı olmadığını şu yazımda anlatmıştım. Ben bunları birleştirip kökleri sıkıştırınca yaprağa çalıştılar; toparlandılar. Meğer köklerin sıkışık olması gerekiyor...

BANA BİR ŞARKI SÖYLE

Yusuf oturma odasında durdu,yorgun gözlerle etrafına baktı. Her şey ne kadar tanıdık ve bir o kadar da yabancıydı. Doğup büyüdüğü evin eşyaları bıraktığı gibi duruyordu ama geçip giden otuz yıl sanki sadece Yusuf'ta değil, eşyalarda da iz bırakmıştı.  Bu evde doğup büyümüştü Yusuf. İlk gençliği bu evde geçmişti. Sonra üniversite... Hukuk okurken siyasi olayların içinde bulmuştu kendini.Fransa'da başlayan öğrenci hareketi Türkiye'ye de yayılmış, üniversite işgalleri, boykotlar, çatışmalar başlamıştı. Eylemlerde en önde, korkusuzca yer alan ve bundan pişmanlık duymayan Yusuf arananlar arasına adını yazdırmayı başarmıştı. Tozlu koltuklara baktı tekrar. Anne babasının köye gittiği zamanlar arkadaşlarıyla toplandıkları zamanları anımsadı, gülümsedi. Hararetli tartışmalar, şiirler, türküler, marşlar ve Nevin.. Devrimci adamın aşık olması ayıptı. Nevin'e hiç söyleyemedi onu sevdiğini, sıra gelmedi. Kalabalıklar içinde bile gözleri kendiliğinden buluşur, söylemeseler de sezerle...

MUTLULUĞUN FORMÜLÜ

Karamsar yazılarımın aksine kolay mutlu olabilen biriyim aslında. Bunaldığımda başımı gökyüzüne kaldırıp mavi gökyüzünde asılı bulutlara bakmam yeterli olur ne büyük bir sihrin içinde yaşadığımı fark etmeme. “Hayatımı boşa geçiriyorum, hiçbir somut becerim yok, okumalı öğrenmeli gelişmeliyim” diye kendimi yiyip bitirmezsem bir parça pizza ya da uyuyan bir kedi mutlu edebilir beni. Ya da şeker yememeli, ekmek yememeli diye sıkıştırıp durmasam kendimi; otobüste ikram edilen kek ve tadı olmayan sallama çay beni çocukluğuma götürüp gülümsetebilir. Kardeşimle otobüste kola içeceğimiz için mutlu olduğumuz, ergenliğe doğru mutluluğu belli etmeyip karizmatik olalım diye muavini umursamaz gibi önce ufka bakıp sonra “kola” diye ilgisizce söylemeye çalışıp güldüğümüz zamanlara gitmek de mutlu eder beni. O zaman disiplinli olmam gereken zamanları kısa tutup kalan zamanlarda Borges'in şiirini hatırlamalı. Bir de ben eşim değilim; onun sert duruşu, disiplinli duruşunu ve görüşlerini benimsemek z...

ŞARKIDAKİ ADAM

Nilsu 22 yaşında, pırıl pırıl bir genç kız. Gezmeyi eğlenmeyi, hayvanları ve rock müziği seviyor. Dün çok heyecanlıydı. Herkesin hayran olduğu rock star Korhan Sayar şehrine geliyordu ve Nilsu da iki arkadaşıyla beraber konserine gidecek, sonunda hayran olduğu adamı canlı canlı görebilecekti. Şarkı sözlerindeki felsefe, derinlik... Kimsede olmayan bir şey vardı bu adamda. Günahları ve sevaplarıyla insanı kavrayıp, kabulleniyor, sisteme isyan ederek hümanizm mesajları veriyordu. Nilsu bunları düşünürken telefonu çaldı, Ebru arıyordu. - Nil geldik biz, hazırsan in aşağı. -Hazır olmaz mıyım, geldim. -Bomba haberlerim var kanka, Ahmet Abi kulise alacak bizi. Korhan’la konuşabileceğiz. -Nasıl ya? Ciddi misin? Kekleme beni bak kanka. -Yaaaa öleceğim heyecandan.. -Sen mi ben mi?!! Stadyum hınca hınç dolu. Hep beraber haykırarak şarkılarını söylediler. Hiç böyle hissetmedi Nilsu. Böyle asi, coşkulu ve güçlü.. Konser sonunda güç bela Ahmet’ı buldular. Ahmet kalabalıkları yara yara kulise soktu ...

MİNİMALİZM YENİDEN

 Tükenmişlik sendromu yaşadığım zamanlar, kendime zaman ayırabilmek için minimalizme yönelmiştim. Borçlarımın arttığı zamanlardı, iş yoğunluğundan kendime zaman ayıramıyordum. Minimalizm, kişisel özelliklerimize uygun olarak önemli olanlara ağırlık verip önemsizleri elemeyi öneriyordu. Sistemin dayattığının aksine, sürekli yeni bir şeyler almak hayatımızı değiştirmiyordu. Satın alırken ki “sen buna değersin” sloganları ile neyi hak ediyorduk? Borçlanmayı mı yoksa eşya kalabalığını mı? Mucize bir ürün, mucize bir çözüm yoktu. Evde spor yapabilir, sefer tası ile evden yemeklerimizi taşıyabilirdik. Doğamıza uygun bize haz veren şeyler, hareket etmek, doğada zaman geçirmek, nefes almak, güneş görmek bedel ödemediğimiz şeylerdi. Bu konuda okudum, izledim ve uyguladım. İşe yaramıştı. Borçlarım bitti, tatile hiç olmadığım kadar hafif gittim. İnsanları umursamıyordum. İnsan insanları umursamayıp yolunda yürüdüğünde daha mutlu oluyor. Yolunuz, inandığınız bir yolsa tabii. Sonra biraz renksi...

SEÇİL'İN SEÇİMLERİ

  Seçil, hayattaki seçimleri üzerine düşünüyordu. Kendini hatalı bulduğu pek çok nokta vardı. Bu aralar kendini hiç beğenmiyordu. Hayatta geldiği yerden mutlu değildi. Karar mekanizmalarını anlamaya çalıştı. Neden bu işi seçmişti? Neden bu yoldaydı? Fark ettikleri acıydı.Sorsalar, kendini rasyonel bir insan olarak tanımlardı.Oysa yaptığı hiçbir seçimde ne aklını kullanmıştı, ne de kalbini. Peki nasıl karar vermişti? Korkuyla.Hayatta kalma içgüdüsüyle. Ne kadar yalnız olmalıydı ve desteksiz.  Bir anda irkildi. İçinde bulunduğu taksi, yandaki araca sürtmüştü. Taksici bağırıyordu: “Aynana bak! Aynana!” Seçil gerçek dünyaya dönerken,aynı cümleyi bu kez kendine fısıldadı: “Aynana bak ,aynana”

MOLA

Yorgunluğum yukarıdan anlaşılmış olmalı, iki günlük eğitim için Ankara'dayım. Öncesinde bir gün de izin aldım; öğlene kadar evimi derledim topladım, güzel bir temizlik yaptım. Sonra aldım valizimi çıktım.Anıtkabir'in karşısında odamda Atamla karşılıklı  yatıyoruz.  İyice dinlenip güzel bir uyku çekmeyi düşünüyorum. Belki biraz kitap okurum.Öncesinde yürüyüp güzel bir yemek ve tatlı hediye ettim kendime. Daha yürüyecektim ama pek fazla bir şey yoktu etrafta. Ankara ben görmeyeli  çok kalabalıklaşmış, trafik ilerlemiyor.Bahar gelmiş, getirdiğim kıyafetler kalın gelecek. Kimseye laf anlatmak zorunda olmadığım kafamın dikine gidebileceğim iki günüm var. Kendimi şanslı hissediyorum.

MENDEBUR MÜZEYYEN

Tam bir Osmanlı kadını diye tarif ettikleri olmuştu onu. Uzun boylu, Selanik göçmeni bir anne babanın kızı; güzel, bakımlı... Sesi net ve kararlı. Kendinden hep emin. Böyleydi gerçekten. Böyle biriyle yaşamak hayranlık vericidir değil mi? Hiç de öyle değildi. Eziyet gibiydi. Çin işkencesi diye tarif edebilirim.  Anlayın diye birkaç anısını paylaşmak isterim. Müzeyyenin kocası polis. 90’lı yıllar. Pek kimsede araba yok. Kocası araba almış, hevesli. Biraz aile bağları kuvvetli kocasının, ama özellikle yaptığını sanmıyorum, arabayı aldığında kız kardeşi Müzeyyen’den önce binmiş arabaya. Sonra ne mi olmuş? Müzeyyen bir kere bile binmemiş; o zaman memleketetlermiş, çocuklarını da almış, otobüsle dönmüş evine. Sonra Müzeyyen’in bir kere bile binmediği arabayı satmış kocası. Ablasının kızı evleniyor, düğün salonuna gidilecek. Araba başka bir akrabasının, ön koltuğa binmek istemiş Müzeyyen ama o an mümkün değil miymiş ne; düğün dememiş, tatsızlık çıkmasın dememiş kavga çıkarmış. Yanına otu...

ŞİMDİLİK BÖYLE

Yine ışık hızıyla geçen bir hafta sonu diyemeyeceğim. Son zamanlardaki hafta sonlarım daha yavaş geçiyor. Ailevi sorumluluklar yüzünden rahatlayamadığımız yaşlar. Hafta içi işte, hafta sonu evde sorumluluk… Keyfim kaçmıyor diyemem ama galiba bir süre böyle gidecek. Umarım daha büyük sorunlarımız olmaz. İş hayatında 20 yılı devirince, işi bırakıp farklı sektörlere yönelen arkadaşlarımızın sayısı artmaya başladı. 9-6 mesaisi yerine daha serbest olacakları meslekleri tercih ediyorlar. Bir arkadaşım seyahat tecrübelerini ve iş disiplinini alıp bireysel turlar düzenlemeye başlamış. Enerji saçıyor, bence başarılı olacak. Bir diğer arkadaşım mindfulness, meditasyon ve kişisel gelişim alanına girmiş. Sevgi dolu konuşmalar yapıyor. Okuldan tanırım; selam bile vermeyen biriydi, şimdi huzur temalı konuşmaları var. Belki gerçekten değişmiştir 😊 Bir başkası alternatif tıp ürünleri satıyor. Hepsi de bu işler için sosyal medyayı aktif kullanmaya başlamış. Bir de her pazartesi “yoksa siz hâlâ pazarte...

NİSANDA YAĞAN KAR

Bahar geldi, bitti bu iş derken yine kar yağdı. Artık tecrübeliyim, mart başlar başlamaz yazlıkları çıkarıp sonra ortada kalmıyorum. Tecrübe başka bir şey. Ama tecrübe aynı zamanda heyecanı azaltan bir şey; sevinci ve bazen mutluluğu. Ama bir yandan da güven veren, huzurlu bir şey. Hep denir ya, bugünkü aklımla 16 yaşıma gitsem mesela. On altı yaş bedeninde, kırk yaşanmışlık… sıkıcı olmaz mı? Olur, ama ben yine de gitmek isterim. Tecrübelerimle gitmek isterim. Çünkü yaşama dair tecrübeli olmak, kendini ve sınırlarını bilmek o kadar güzel ve kıymetli ki.  Peki bu yaşlarda tecrübenin yanına heyecan ekleyemiyor muyuz? Sanırım yapmamız gereken bu. Bu yaşta elbette ki 16 yaş saflığında, tazeliğinde olamayız ama varoluşumuzdaki sevinç ve neşeyi bulup çıkarabiliriz. Aynı hataları tekrar edip durmazsak tadından yenmeyen bir yaşamımız olabilir. Aynı hataları tekrar edip duran tek canlı biz değiliz. Bakın mesela, geçen sene hava sıcaklığı yüksek gitti diye tüm ağaçlar erkenden açtı, sonra bü...

IŞIĞI TAŞAN KADIN

Alımlı bir kadındı Esma. Küçük ilçeye atanali 10 yıl olmuştu. Muhafazakâr, erkek egemen bu ilçede kadın olmaktan vazgeçmedi. Yürüyüşünü, duruşunu küçültmedi. Asılmasınlar diye görünmez olmaya çalışmadı. Makyajını eksik etmedi, gülüşlerini saklamadı, neşesinden utanmadı. Ondandır belki; on tane fotoğrafa arka arkaya baksanız, Esma’nın olduğu fotoğraf ayrı parlardı. “Ben buradayım, kendim gibiyim, hayatı seviyorum” diyen ışığı, kaymakamlığın resmi Instagram sayfasından size sızardı. Önce bir memurla adı çıktı. Sonra evli bir esnafla. “Son arabasını o esnaf aldı” dediler. En son savcı âşık olmuş; kaymakamlıkta sağa sola Esma yazıp duruyor, dediler. Savcı aşkından çılgına dönmüş; lojmanlarda içmiş içmiş, sağa sola Esma diye ateş etmiş, dediler. İlçe küçük, Esma’nın duymaması imkânsız. Canı bile sıkılmadı Esma’nın. İşini yaptı, kahkahasını attı, keyfine baktı. Kendini dar kalıplara sokmaya çalışmadı. Çok da iyi yaptı. Onlar konuştu, Esma yaşadı.

OTOMATİK PİLOTTAN ÇIĶMAK-2

Geçen hafta otomatik pilottan çıkmak için yapılması gerekenlerden söz etmiş ve kendime bir yol haritası hazırlamıştım. Bunlardan ilki ekran süresini azaltmaktı. Çok başarılı oldum sayılmaz, ama denemeye devam edeceğim. Bunun dışında hayatın içine küçük farkındalık anları eklemeyi deneyecektim. Bunu denedim. Zorlandığım anlar oldu ama sürekli tehlikedeymişim gibi yaşamadığımda — yani “odayı süpürmeli, bulaşıkları toplamalı, şunu da yapmalı, bunu da yapmalı” diye zihnim sürekli bana talimatlar yağdırmadığında — yaptığım şeyler daha yumuşak ve güvenli geldi. Hayat, bu zamanlarda daha keyifliydi. Geçen hafta tekrar fark ettim ki, ben bile isteye kendimi tetikte tutmaya çalışıyorum. Gelecekte aynı sorunları yaşamayayım, aynı istismara uğramayayım, hakkımı koruyayım diye sürekli alarm halindeyim. Son zamanlarda unutmamak, boşa düşmemek ve bunu yapanları affetmemek için zihnimde sürekli kötü anılarımı çeviriyorum. Ne büyük bir eziyet, değil mi? Bazı şeylere öyle içerlemişim ki, zihnimde dönüp...

1984 (GEORGE ORWELL)

Ayda bir kitap bitirebildiğime şükrettiğim zamanlar… Mart ayında Celal Üster çevirisiyle George Orwell’ın 1984’ünü okudum. Kitap, 1948’de, Soğuk Savaş başlangıcında komünizme bir eleştiri olarak yazılmış bir distopya olmasına rağmen, kahramanların yaşadıklarının bir kısmı oldukça tanıdık geliyor. Kahramanımız Winston Smith, totaliter bir rejimde dış parti üyesidir. İç parti üyeleri kadar ayrıcalıklı değildir, proleterler kadar da aşağı değildir. Gerçek Bakanlığı’nda çalışan Smith’in görevi, gerçeği rejimin o anki talebine göre değiştirmektir. Örneğin vatandaşa kişi başı 5 kg çikolata tayını verilmesi gerekirken 4 kg verildiğinde, eskiden verilmesi gereken 5 kg’lık tayını geçmiş kayıtlardan silip 3 kg’a düşürmekte; sonrasında da 3 kg yerine 4 kg verildiği için bu durumu alkışlanacak bir gelişme gibi sunmaktadır. Eski bilgiler ise “bellek deliği” denilen bir boşlukta yok edilmektedir. Gerçekliğin “çiftdüşün” ilkesiyle denetim altına alındığı, “yenisöylem” ile dilin unutturulmaya çalışıld...

İZLEDİKLERİM (MART 2026)

Mart ayı soğuk geçtiğinden akşamları pek dışarıya çıkamadık. İki dizi, bir film izledim. Narcos'u izlemeye devam ediyoruz. Nisanda bahçe sezonu açılacağından pek fazla izleyecek vaktim olmaz sanırım.  Bodyguard : 2018 yapımı İngiliz yapımı, heyecanlı ve sürükleyici bir Netflix polisiyesi. Savaş gazisi ve travma sonrası stres bozukluğu yaşayan polis memuru David Budd’ın, İngiltere İçişleri Bakanı Julia Montague’u korumakla görevlendirilmesi sonrası yaşadıklarını izliyoruz. Dizi, Budd’ın içsel savaşını ve aile ilişkilerini anlatırken asıl odak noktasını siyasi entrikalar, derin devlet, suikastlar ve intihar bombacıları oluşturuyor. Temposu yüksek, iç içe geçmiş bilmeceler barındıran bu diziyi biz sevdik. 6 bölümden oluşması sayesinde kısa sürede izleniyor. Adolescence : 2025 İngiltere yapımı Netflix dizisi. 4 bölümden oluşuyor. Başlangıçta polisiye bir yapım gibi ilerlerken zamanla psikolojik bir derinlik kazanıyor. Okulunda bir kızın öldürülmesinden sonra tutuklanan 13 yaşındaki Jam...

MART'TAN NİSAN'A

2026’nın üç ayını bitirdik bile. Bir yazımda, 2026 yılı için aldığım kararları uyguluyorum diye yazmışım. Ama ne kararlar aldım, bugün hatırlamıyorum. Okumak, spor yapmak filandır herhalde. Günlüğe bakmalı… Her ay yeni bir yer görmek de var mıydı? Olsa iyi olurdu ama henüz  gördüğüm bir yer yok. Neyse. Mart benim için biraz yorucu geçti. Belki de bahar yorgunluğudur. Bu yüzden Nisan 2026 itibarıyla aldığım tüm kararları iptal ediyorum. Artık sadece iyi hissetmeye odaklanacağım; zihinsel, fiziksel ve ruhsal olarak. Bunu yapmak için aslında bildiğim şeyler var: zihin için okumak, beden için hareket etmek, ruh için dua etmek… Yani iptal ettiğim şeyler, ironik bir şekilde, zaten bana iyi gelenler. Demek istediğim, bunların hiçbirini yapmamak değil. Sadece zorlamadan, hissederek, kendime eziyet etmeden… Bir görev gibi değil, bir ihtiyaç gibi yapmak.  O zaman da  şu soru geliyor: Disiplin olmazsa başarı da olmaz mı? Ama belki de aradığımız şey başarı değil. Belki biz sadece haf...

FEODAL GÖLGELER ÜZERİNE

Oralarda yok sistem, Kimseye etme sitem, Çok övdüğün kültür bu, Bireyi yokmuş gören. Yaşanır kalabalık, Düğünler, cenazeler, Güç gösteren merasimler, Hepsi ister tanıdık. Sen gelirsin dışarıdan, Belki hakim savcısın. Mühürü sen taşırsın, Oysa öyle yalnızsın. Birleşirler sana karşı, Severler yerel halkı, Her yerde var üç beş dayı, Kolaysa uygula yasayı. Bodrumlular erken biçermiş ekini, Feleğe kurban gitmemiş olabilir mi Bodrum Hakimi, Bir yere ait değilsen, “kimse”sin, Feodal gölgeler yazar hala kaderini.

OTOMATİK PİLOTTAN ÇIKMAK-1

Hayattan gerçekten keyif almak için otomatik pilottan çıkmak gerektiğini düşünüyorum. Dünyayı beş duyumuzla kavrıyoruz ve yine bu beş duyuyla ondan haz alıyoruz. Ama hem derinlemesine anlayabilmek hem de gerçekten keyif alarak yaşayabilmek için, duyularımızla aldığımız verilerin farkında olmamız gerekiyor. Peki bunu nasıl yapabiliriz? Bence ilk adım ekran süresini azaltmak. Eşimin eskiden çok keskin bir dikkati vardı. Haberleri takip eder, gayrimenkul fiyatlarına ilgi duyduğu için “Sahibinden” sitesine bakardı. Son yıllarda bunlara X ve Instagram da eklendi. Artık telefon elinden düşmez oldu. Ve fark ettik ki unutkanlığı da arttı. Ekran süremiz kesinlikle bizim kontrolümüzde olmalı. Kendimize bir sınır koymalı ve bunun dışına çıkmamaya özen göstermeliyiz. Çünkü ekranı kaydırırken eğleniyor gibi hissetsek de, aslında etrafımızda olup biten pek çok şeyi kaçırıyoruz. Bunun dışında hayatın içine küçük farkındalık anları eklemek öneriliyor. Günde en az iki kez, sabah ve akşam, sadece 5 dak...

GÖKLERDE VERİLEN KARAR

Gökyüzüne bakın. Eğer bulutlar coşkulu bir şekilde toplanmış, güneş ışıkları bulutların içinden süzülüyorsa, kısaca yukarıda bir şölen havası seziyorsanız bilin ki tanrılar ve tanrıçalar üstünüzde toplanmış. Belki de sizin için bir hüküm veriyor. ..... Ayça direksiyonun başında. Dün küçük bir kaza atlattı. Suç onda değildi, “dur” karşısındaki adamaydı,ama  durmadı, hafifçe arkadan çarptı. Neyse ki ciddi bir şey olmadı. Yine de korktu. Şimdi yine arabayı çalıştırıp işine gitmeli. Önce derin bir nefes almalı. Bugün buranın pazarı, yani kalabalık olacak, aynı zamanda cuma akşamı. AVM’nin yanındaki yoğun trafikten geçmeli. ........ Tanrılar ve tanrıçalar aşağı bakıyor. “Hazır değil” diyor biri. “Hâlâ korkuyor, kendine güveni yok bunun.” Bir diğerini sessizce izliyor. “Karda, yağmurda, siste… Hiç vazgeçmedi, bir şekilde başardı.” Ayça arabayı çalıştırıyor. Tanrılar ve tanrıçalar, park yapabilme becerisinin kilidinin açılabileceğine oy çokluğuyla karar veriyorlar. Park edebilme kilidi aç...

RUHU AÇIK

Açık yaranız olduğunda bir yerlere çarparsınız da yara acır ya hani. Leyla uzun zamandır bunu hissediyordu. Yalnız yarası açıkta değildi onun; ruhu açıktaydı. Hayatın koşturmacasından, hep öncelik vermesi gereken başkaları olduğundan ya da insanları buna alıştırdığından bir türlü kendini toplayacak, iyileştirecek fırsat bulamıyordu. Bulamadıkça da güçsüz düştüğünü hissediyordu. Başkaları için koşulları iyileştirmeye çalışırken, kendi gücünden vazgeçiyor ve hastalanıyordu. Mesela Rabia. Aynı kurumda ama farklı birimde çalışan bir personelin eşi Rabia, kısa bir süreliğine işe gelip giderken onunla gitmek istemişti. Hay hay demişti; yabancı değildi, araçta yer vardı. Ama trafikte çok iyi değildi henüz. Sırf Rabia’yı ters yerde bırakmamak için yoğun bir trafiğe girmişti. Kendisi için olsa girmezdi. Çok şükür başına bir şey gelmedi ama gerek var mıydı? Kan ter içinde kalmıştı. Rabia fark etmemişti bile. Rabia’yı uzak bir yerde bıraksa ne kadar değişiklik olacaktı Rabia’nın hayatında? Sonras...

BİR EVİN DEĞERİ

  -Mehmet Bey, maliyeden tebligat gelmiş. Sattığınız evin değerini düşük göstermişsiniz. Uzlaşmaya çağırıyorlar. Yarın son günmüş. Ne yapalım? -Abdullah Hocam sakin ol. Bize gelen bir tebligat yok. Ne yapabilirim ki? Son gün aramış söylüyorsun. Git sor bakalım nedir, ne değildir? … -Merhaba, ekim ayında yeni bir ev almıştık. Bize böyle bir tebligat geldi. -Evet, evin satışını 2,2 milyon olarak göstermişsiniz, fakat yaptığımız incelemelerde bu bölgede evlerin genellikle 3,8 milyon ile 4,2 milyon arasında satıldığını tespit ettik. Beyanınıza istinaden işlemi düzeltebiliriz. -Haaa, öyle mi ? ben 4,9 milyona almıştım. -Beyefendi 3,8 milyon ile 4,2 milyon arasında beyan edebilirsiniz. 4,9 milyona aldığınıza emin misiniz? 'Hııı, ııı, şeyyy, ben döneyim size. …… -İşte 3,8 milyon ile 4,2 milyon arasında olması gerekirdi dedi. Ben de 4,9 milyona aldığımı söyledim. -Naptın hocam ya!! Sana tüyo vermiş, ne desin kadın. Tamam Hocam. Sen bildiğin gibi yap. 10 milyona aldım de hatta. Allah Allah....

VECİHİ

  Güneşli bir ekim sabahı, perdesi açık salonda kahvaltı yapıyoruz. Birden cama bir şey çarpıyor ve yere düşüyor. Eşim “koş” diyor, “kuş çarptı, kediler kapmasın.” İsteksiz gidiyorum, nasılsa ölmüştür diyorum. Ölmemiş; hopluyor ama uçamıyor. Yakalayıp eve getiriyorum. Önüne su ve yem koyuyoruz. Ürkek, neye uğradığını şaşırmış. Yemek yemiyor, su içmiyor, seke seke geziniyor, bizden korkuyor. Ertesi gün eşim belediyenin veterinerine götürüyor. Orada bir sıvı veriyorlar ve bunu suyuna karıştırmamızı söylüyorlar. Bir de kanatlarının zarar gördüğünü, uçabileceğini ama evde ona uçmayı öğretmemiz gerektiğini söylüyorlar. Bir an önce uçsun, özgürlüğüne kavuşsun istiyoruz. Hür bir kuş olabilsin diye Vecihi adını koyuyorum ona. O ara tek gündemimiz Vecihi. İki sandalye arasına nevresim gerip Vecihi’ye uçmayı öğretmeye çalışıyoruz. Bizden korkuyor. Suyu bile biz bakmazken içiyor. O kadar komik ki… Kafamızı çeviriyoruz, bir yudum su alıp içiyor; diğer yudumu yine biz bakmazken. Vecihi pek bir ...

HAYAT DEĞİL OTOMATİK PILOT YORUYOR

Gün bitiyor ama sanki hiç yaşamamışım gibi hissediyorum. 19:30’da evde oluyorum. Yemek ye, topla, sohbet et… Araya sporu sıkıştırmaya çalış derken zaman uçup gidiyor. Ve ne yaptığımın çok da farkında olmadan yatıyorum. Ertesi gün aynı tempo… Sanırım çoğumuz böyleyiz. Çoğu zaman otomatik pilotta gibiyim ve beni tüketenin hayat temposu değil de, otomatik pilotta olma hali olduğunu fark ettim. Bunu aşmanın yolunun da “farkında olma hali” olduğunu düşünüyorum. Ezbere bir şeyler yapmak yerine uyanık olup, hissederek, bilinçli olarak yapmak… Bunu başarabilirsem çamaşır katladığımda da hayattan tat alabiliyorum. Öbür türlü ben değil de kurulu bir robot var. Hissetmeden, yavan yavan yaşayan… Bedeni ayrı yerde, zihni ayrı yerde. Yazmanın, not almanın “farkında olma” haline yardımcı olduğunu fark ettim. Örneğin harcamalarınızı not aldığınızda, harcama yaparken daha dikkatli oluyorsunuz. Gereksiz harcamalarınızı görüyor ve hatta harcamaktan vazgeçiyorsunuz. Akşam yapmam gereken işleri not aldığım...

DÖNGÜLERİMİZ VE AY- 2

Kadın enerjisi seviyesinin, ayın fazlarına göre hareket ettiğini öne sürenlere göre regl döngümüzü takip ederek dört enerji dönemini anlayıp yaşamımızı buna göre düzenlemk hayatımızı kolaylaştırıyor. İlk faz: Menstruasyon Adetin başlangıcı ve bitişi… Kalınlaşmış rahim iç tabakasının yıkılması ve atılması. Enerji düşer, beden dinlenmek ister. Bu dönemde gevşemek, rahatlamak; esneme, yin yoga gibi hafif egzersizler yapmak, okumak ve yazmak iyi gelebilir. Beslenmede ise mutlu eden besinlerin (çikolata gibi) yanı sıra, rahatlamak için bitki çayları; güçlü kalmak için demir zengini besinler ve yeşil yapraklılar tavsiye edilir. Ayın yeni ay hali bu dönemi simgeler. İkinci faz: Foliküler faz Adetin en uzun dönemi. Menstruasyondan sonra başlar ve ovulasyon ile biter. Östrojen seviyesi yüksektir. Yeni yumurta hücresi üretmeye başlarız. Enerjimiz geri gelir. Bu dönem toparlanma ve canlanma zamanıdır. Hafif egzersizler, kardiyo, koşma, bisiklete binme, dans etmek gibi aktiviteler önerilir. Bu dön...

DÖNGÜLERİMİZ VE AY:BEDENİM BANA DUR DEDİ

  Mart ayında hedefim karın egzersizleri yapmaktı. Başlangıçta iyi gidiyordum. Ama son hafta ve günlerde kolumu kıpırdatacak hâlim kalmadı. Her gün “yarın yaparım” diyerek erteledim. Bedenim hareket etmek değil, uyumak istiyordu. İnatla dinlenmeye direndim. Dün ise isyan eden bedenim bana rağmen kendini kapattı; uyuklayıp durdum. Gözlerimi ne kadar açmak istesem de açamadım. Sabahına da beklenen son geldi: adet dönemim başlamıştı. 30 yıldır adet görüyorum ve nadir zamanlar dışında adete yakın zamanlarda bu halsizliği ve enerji düşüklüğünü yaşıyorum. Kadınların enerji döngüsünün ayın fazları gibi olduğunu öne sürenler var. Dünyaya yön veren iki enerjinin bulunduğunu iddia eden spiritüeller, erkeklerin ana enerji olarak güneş (yang) enerjisini, kadınların ise ay (yin) enerjisini temsil ettiğini söylüyor. Her iki cinsin ana eğilimi bu olmakla beraber aslında herkesin içinde bu ikisinin de bulunduğunu ve dengede olma hâline bu iki enerjiyi dengeleyerek ulaşılabileceğini savunuyorlar. K...

ALTINCI SABRİ 'NİN ZARARI

 “Telefonları açmıyorsunuz, mesajlaşma uygulamasına bakmıyorsunuz. Şeyma Hanım, nasıl iletişim kuralım? Dumanla mı, güvercinle mi????!!!” “Kusura bakmayın. Diğer telefondaydım, açamadım.” Bir hışım açtığı telefonla hesap soracaktı ama Şeyma’nın cevabı onu yumuşatmıştı. Zıplayan sinirleri yerine tekrar otururken konuya döndü: “Yazdığımı görmüşsünüzdür. Müşterinin faaliyetini genel olarak meyvecilik olarak değerlendirebilir miyiz? Yoksa farklı faaliyet konusunu mu seçmeliyiz?” “Yöneticimle konuşup hemen dönüyorum.” … “Görüştüm, aynı faaliyetten değerlendirebilirsiniz.” “Yazılı görüş alabilir miyiz? İş akışında sorun çıkarsa bizi destekleyecek misiniz?” “Yazılı görüşe gerek yok, itiraz eden birim bizimle irtibata geçebilir.” Sözlü teyitlerden hiç hoşlanmıyordu, yazılı belgesi olsa işler tıkır tıkır yürüyecekti ama ne hikmetse her şey telefon teyidi ile halloluyordu. Olumsuz bir durum olduğunda da “öyle dememişizdir, siz öyle anlamışsınız” diye çıkıyorlardı işin içinden. Onlar müşteriy...

BAHAR GİRMESİN DİYE CAMI KAPATTIM

Bu sene bahara giresim yok aslında. Çünkü bahar demek yaz demek. Yaz demek de görmek istemediğim ama mecburen katlandığım bazı insanların evime daha çok gelmesi demek. Ve tabii biraz da asabımın bozulması. Biliyorum, hemen diyecekler: “Görmek istemediğin birini evine almak zorunda değilsin.” Maalesef gerçek dünya böyle işlemiyor şekerim. Ama konumuz bu değil. Konumuz, benim girmemek için ayak direttiğim baharın damarlarıma gizlice sızmaya çalışması. Sabah iş yerinin mutfağında oturuyorum. Cam açık. İçeri taze bir esinti giriyor. Ne sıcak ne soğuk… Tam kararında. Bir de yetmezmiş gibi bir kuş uzun uzun, tatlı tatlı ötüyor. Ama ben kararlıyım. Bu sene bahara girmeyeceğim. Camı kapatıyorum. Odama geçiyorum. Şubenin kapısı açılıyor. Bu sefer başka bir kuş, farklı bir tonda şakıyor. Sabah işe gelirken yanımdaki arkadaş, “Her yer yeşilleniyor,” diyor. Bakmak istemesem de yolda bazı ağaçların çiçek açtığını görüyorum. Gözümü kapatıp görmemeye çalışıyorum. Yok yahu… Zaten pek de güzel açmamışl...

KREDİ KARTI BORÇLARI

Kredi kartı borcu katlanıp giden, artık asgari ödemesini bile yapamayacak hale gelmiş insanların sayısı oldukça arttı. Takipteki alacaklarımızın büyük kısmı da kredi kartlarından kaynaklı. Büyük tutarlı kart borçlarına baktığımda genelde borçlularının yaşının genç olduğunu, üniversitede aldıkları kredi kartlarının limitini dijital kanallardan arttırdıklarını görüyorum. Erkeklerin kredi kartı harcamaları çoğunlukla nakit avans kaynaklı; nakit avans kullanıp ek hesaplarını kapatıyorlar. Ek hesap harcamalarının baktığımızdaysa parayı kripto, sanal borsa, bahis gibi yerlerde kullandıklarına şahit oluyoruz. Artık işsizliğin verdiği çaresizlik mi, yoksa haz odaklı toplumda bir an önce paraya kavuşup gününü gün etmek istediğinden mi bilmem. Ama sonu hüsran oluyor. Ödemesini yapmakta zorlanan genç kadınların borç bakiyeleri erkekler kadar yüksek olmasa da, onların kart ekstrelerinde de güzellik, kozmetik, kafeler gibi aslında vazgeçilebilecek harcamalarının bulunduğu ama bu kart borçlarını öde...

ÇİĶO BANA GÜVENİYORDU

Her akşam yemekten sonra kedilere yemek vermek için dışarı çıkarım. Düzenli olarak beslediğim iki kedim var. Bu kış Arthur ve Çiko vardı. Arthur Arthur zor bir kediydi. Yapışkan, laf dinlemez, inatçı… Ona bakanlar kışın şehre taşınınca Arthur da bize yerleşmeye karar verdi. İlk başta ona “Psikopat” adını vermiştim. Sonra baktım ki bizimle yaşayacak, belki adı ağır gelir de biraz soylulaşır diye Kral Arthur’dan esinlenip Arthur dedim. Pek işe yaradığını söyleyemem. Bahçeye adım attığımız anda yapışır, yürümeyi bile zorlaştırırdı. Eşimle Arthur yüzünden az bozuşmadık. Neyse ki kış bitti, sahipleri taşındı ve Arthur da evine döndü. Çiko bir tekir. Bebekliğinden beri tanırım. Eskiden daha saf, daha sevgi dolu bir kediydi. Zamanla değişti. Her canlı gibi o da hayata olan inancını biraz kaybetti. Anasının gözü, uyanık bir kediye dönüştü. Sedat Peker’in dediği gibi: hayat onu sertleştirdi. Ama yine de kalbimde yeri hep ayrı. Çiko Mesafeli kedim Köpük de var. Biz geçen yıl şehre taşındığımızda...