Ana içeriğe atla

Kayıtlar

ÇOK YOĞUNUM(!)

Oldum olası yürürken, biraz zorladığımda nefesim yetmez gibi olur. Burnumdaki eğrilik bunu büyük nedenlerinden. Yine de dedim ben bilinçli nefes alıp vermeyi bilmiyorum,ondan oluyor, bunu aşacağım. Nefes alıp verirken derin nefes almaya ve dikkatli olmaya çalıştım. Önceki gün de kaymakamlığın ikinci katına merdivenden çıkarken aynı anda derin nefesler alıp veriyordum ki bedenimi eğiteyim. Böyle bir eğitim sistemi yokmuş. Çıktığımda nefes nefese kalmıştım. Soluğumu toparlamam çok uzun zaman aldı. Üstüne kalbimde bıçak saplanır gibi bir ağrı, iki gün geçmedi. Kalp krizi mi geçireceğim diye çok endişelendim. Neyse ki geçti. Hâlâ nefes problemim var. Ama asıl problemim sürekli fonksiyonel olmaya, her sessizliği, her boşluğu doldurmaya çalışmak. Bunun iki nedeni var. Birincisi iş hayatım. Sürekli o hedef, bu hedef; hedef kovalıyorum. Buradan gelen alışkanlığı özel hayatıma da taşıdım, iş tüm hayatımı kaplamasın, kendi gelişimime de odaklanabileyim diye sabahları açıyorum ajandayı. “On dakik...

AĞUSTOS 2026 RAPORU

  Kırşehir Terminalinden Yazları nasıl severim. Meyve sebze bol, incecik giysilerle hareket kabiliyetimiz yüksek. Günler uzun, sosyalleşmek kolay... Yazı severim ama ayak uyduramam, gücüm, enerjim yetmiyor. Sonlara doğru bu kadar hareket hasta ediyor beni. Temmuz seyahatlerimden sonra Ağustos rutin düzenimi yeniden kurmaya çalışmakla geçti. Bu arada bağlı olduğumuz yönetici değişti; daha hevesli, istekli, hedef ve sonuç odaklı bir yönetici geldi. Ona alışmaya çalıştık. Havada uçuşan exceller, aksiyon planlarımız, toplantılar... Gayret gösterenin ödüllendirileceği, göstermeyeninse sonuçlarına katlanacağını bol bol duyduk. Büyük Biraderin soluğunu ensemizde hissettik. Buna adapte olmaya çalıştım. Bir Kırşehir seyahati ile lisedeki üç kız arkadaşımla buluştum, saçmalamak, gülüşmek, ateş etrafında abuk subuk danslar etmek iyi geldi. Dolabımı istila eden erikleri, kayısıları atmaya kıyamadım, reçele dönüştürdüm, kuruttum. İki gün karın, bir gün tüm beden, bir gün de esnemeden oluşan yen...

EYLÜLE GİRERKEN

  Ayın biri, maaş yatınca, borçlar harçlar ortaya dökülüyor. Harcamalarımı takip etmek için Harcama Yöneticisi uygulamasını kullanıyorum. Basit, kullanımı kolay; reklamlar olmasa daha iyi olabilirdi. Biraz daha gelişmiş  uygulama öğreneyim diye üçüncü kez Notion yükledim, fakat bana karmaşık geliyor, kullanmaya üşeniyorum, fazla zorlamamak lazım. Bu ay sonu baktım “kedi” başlıklı harcamam tavan yapmış. Mahallenin nerede kel, kör, boz kedisi varsa bende artık. Aman o yaşlı, aman o yeni doğum yaptı, yok o sakat, yok bu tekir bunu kimse sevmez, bunun gözü açık değil aç kalır derken işler kontrolden çıktı. Eşim kızıyor, eşimden gizli gece eve kedi mamalarını sokma operasyonları yapıyorum. Herkesin sırları vardır değil mi? Ama itiraf etmem gerekirse, bu kadar kedi yorucu ve tüketti beni. Eşim de haklı aslında bahçeye çıkılmıyor. Ama nasıl yapacağız, bir hukukumuz oldu bunlarla. Dün Köpük çıkıp geldi. Daha önceki gelişindeki evsiz, kaşı gözü dağılmış halinin aksine, eski yakışıklılı...

RUH SAĞLIĞININ REÇETESİ-5

Uzun zamandır günlük tutuyorum. Ona sinir oldum, bundan nefret ettim, şunu sevdim... Böyle yazmışım. Bu aralarsa davranışları ve olayları yazıyorum. Böyle yazdığımda gerçekler önümde daha açık beliriyor, neden öyle hissettiğim, neyin beni rahatsız ettiği apaçık önüme seriliyor. Duygularımı yazdığımda kendimi mızmız, iflah olmaz bir çocuk gibi hissederken; olayları yazdığımda kendimi aşırı haklı olan bir yetişkin olarak görebiliyorum. Hiçbir şeyi çözemesem de, kimsenin hak vermediği yerde kendini aşırı haklı bulmanın da tatmin edici bir yanı varmış 😊 Neyse şaka bir yana, “olanı, olduğu gibi kabul etmek” diye başta kaderci görünen bir yaklaşım var.  Kaderci olsak da, olmasak da bir sorunu çözmek için “olanı, olduğu gibi kabul etmek” gerekiyor. İşte bu nedenle günlük tutarken olayları yazalım ki problemleri ortaya koyup çözüm önerilerini ortaya koyalım, kendimizi savunalım, hiç olmadı duyguların neden olduğu sisi çözelim, olayın esasını görelim. Hımm, Ruh Sağlığı’nın 5. Reçetesi de m...

SÜRÜKLENİŞ

Blogger istatistiklerinde eski yazılar çıkıyor. Ağaç Ev Sohbetleri mesela, açıp okuyorum. Çoğunun konusunu, yazdığımı unutmuşum. Blogumu açtığımda 36 yaşındaymışım, şimdi 45’e yaklaşmışım. O dönemki yazılarımdaki sesim daha umutlu, kafam daha az bulanık gibi, bazı fikirlerim hiç değişmemiş, hatta şaşırıyorum, nasıl netmiş. Hatta o zamanlar daha bilge ve bilgili olduğumu düşündüğüm oluyor. O zamanki yazılarımdaki ben daha iyi bir insanmışım sanki. Sonralarda agresif, kendimi ortaya koyacağım, hakkımı korumalıyım filan diye sesim, daha saldırgan, alaycı bir sese evrilmiş. Bir de o dönem en azından fikirlerim konusunda kendimden eminim, doğrularımdan eminim. Şimdiyse doğru ne, yanlış ne, hiçbir fikrim yok. Saçma sapan bir noktaya geldim. Sonra o zamanki fotoğraflarıma bakıyorum. Blogdaki net, umutlu sesim fotoğraflarda yok. O zaman daha yaşlıymışım. Daha doğrusu pandemiden önceki görünümüm yaşlı bir insana evrilmiş. Blog sesim net, berrak ama çatal dilimi içimde tuttuğumdan olmalı omuzlar...

7800 PRİM GÜNÜ

  Haberlerde sık sık kademeli emeklilik gündeme gelince nedir, ne değildir diye araştırırken prim ödeme günümün 7800’e ulaşmış olduğunu gördüm. Önce bir gururlandım, 7800 gün dişimi sıkmışım, hizmet sektöründe bu kadar süre dayanmışım. Vay be, meğer ne güçlü, ne sabırlı, ne dayanıklı biriymişim. Aferin bana! Ektiklerimi toplamanın zamanı geldi, hepsi bana helal. Süper kahraman mıyım ne? Müthiş ya! Vay anasını! Hafta sonum işte böyle mağrur ve gururlu geçti. İşe gelip pazartesiyi atlatıp salıya girince, ruh hastası personelin saçma sapan davranışları, performans biriminin verdiği hedefler için üst üste toplantı yapması, tutturamadığınız hedef için sizden mazeret değil telafi etmenizi istiyoruz demesi, günün nasıl başlayıp bittiğini anlayamadan koşturup durmak 7800 prim günü dayanmış olmanın getirdiği zafer hissini sildi süpürdü. 7800 prim gününün çoğunda özümü ezerek, idare etmeye çalışarak, bir yerde küçülerek, başarı diye sunulanlara inanmayarak ama bunun için çalışarak geçti. “Ab...

MARTİN EDEN-JACK LONDON

Martin Eden, Jack London’ın yazarlık sürecini anlattığı kitabı. Martin yaşamaktan, hissetmekten korkmayan, tutkulu bir genç adam. Okurken ondan çok etkilenmiş ve yaşam ateşi ile ilgili bir yazı yazmıştım. Maşallah dediğim üç gün yaşamaz. Kitabın sonunda Martin’in içindeki alevi de aldılar. Ah Martin... Kitabı okurken ve Martin’in daha eğitimli, bilgili bir insana dönüştüğünü izlerken okumanın, eğitilmenin bir yerde bizi törpülediğini, şekil verilen heykellere dönüştürüldüğümüzü düşündüm. Bu iyi bir şey gibi görünse de bir yerde bizim canlılığımızı da alıyor. Onun için daha önce de söylemiştim, vahşi tarafımıza sahip çıkmalı, hareket etmeliyiz. Bunun dışında insanların ikiyüzlülüğünü her gördüğümde yıkılan duran biri olarak bu durumu da normal kabul etmeli, insan olmanın erdemsizliğini de kabul etmeli diye düşünüyorum. Baksanıza Jack London zamanında da aynıymış, taş devrinde de aynıdır kesin. Aslında burada bir çelişki var. Vahşi yanımız canlılığımızı koruyor ama bir yerde de erdemsiz...