Ana içeriğe atla

Kayıtlar

HİÇBİR ŞEY YAPMAMA GÜNÜ

  Margo’nun üzerine yaşamın ağırlığının çöktüğü günlerden biri. Aklında yapması gereken maddeler uçuşuyor, bir birine el atıyor, bir diğerine. Ne onu yapabiliyor, ne bunu. Bir miskinlik var üzerinde. Gitarına gidiyor eli, bir iki tıngırdatıyor. I-hhhh... Tadı yok bugün. Gözleri istemsiz kapanıyor. Margo kaç gündür yorgun. Kendine izin verse, bir yatsa dinlense, hasta prosedürünü uygulasa geçecek ama hem yapamıyor, hem yapmıyor. Yapması gerekenler olduğundan dinlenemiyor. Ama yapması gerekenleri de yorgunluktan, uykusuzluktan yapamıyor. Margo üzerindekinin aslında yaşam ağırlığı olmadığına, düpedüz yorgun ve uykusuz olduğuna hükmediyor. Bu günü hiçbir şey yapmama günü ilan ediyor. Sevgili gitarını yerine kaldırıyor. Şu anda gidip yatamaz ama boş boş durabilir. O boş durdu diye dünya durmaz ya?

ÇİKO'YA VEDA

Teyzemin iki oğlu vardı. Büyük oğlu Sezer çekingen, sessiz bir çocuktu. Tabaktaki bisküviler biter, tekrar isteyemezdi. Küçük oğlu Mert ise zar zor yürürken bile bisküviler bittiğinde, ayağa kalkar, boyunun yarısına kadar  gelen tabağı alır, tekrar bisküvi doldurur getirirdi. Kimseye fikrini sormazdı. Benim Çikom da Mert’in kedi haliydi bence. Hiçbir kedi dostumu kendim seçmediğim gibi, Çiko’yu da ben seçmedim. Arka komşumun orada doğmuş, onlar da hep yaptıkları gibi bebekken hoplatıp zıplatmışlar. Çiko’yu yavruyken görürdüm, hızlı hızlı gelir, bulduğu mamaları yer giderdi. Onun geçtiğini görür sesimi çıkarmazdım. Sonra bizim bahçeye daha çok gelir oldu. O zaman Köpük vardı, Köpük de sanırım Çiko çocuk diye sesini çıkarmazdı, yoksa döverdi. Başlangıçta istemedim. Hatta gitsin diye kovaladım, suyla ıslattım. Eşim bahçedeki kaldırımlar kirleniyor diye kızıyordu. Annesi bize sık sık geliyor ve kedilerden nefret ediyordu. Kedilerle ilgilenince kıskanıyor, tekmelemeye kalkıyordu. Kendis...

PRAG 2

Prag’daki ilk günümüzü eski şehirde geçirdikten sonra ikinci günümüzü Karl Köprüsü ve Prag Kalesi bölgesine ayırdık. Karl Köprüsü, kralların taç giyme törenleri sırasında eski şehirden Prag Kalesi’ne giderken izledikleri Kraliyet Yolu’nun bir parçası olan, geniş, güzel bir köprü. Üzerinde dini referanslar içeren heykeller var. Çoğunlukla kalabalık olan bu köprünün hem manzarası hem üzerindeki heykeller çok hoştu. Köprünün iki kanadındaki giriş bölümleri de gösterişliydi. Karl Köprüsü Manzarası Karl Köprüsü Heykel Köprüden geçerek Küçük Şehir’e, oradan da tramvayla kralların yaşadığı yer olan Prag Kalesi’ne ulaştık. Prag Kalesi’ni gezmek de oldukça keyifliydi. Bir kere sivri kuleli Aziz Vitus Katedrali masallardaki gibi. Yapımına 1344 yılında başlanmış, ancak tamamlanması yaklaşık 600 yıl sürmüş. İçine girmedik ama dıştan bile çok etkileyiciydi. Binanın kuleleri ve süslemeleri dışında üzerindeki çörtenler (gargoyleler) ilgimi çekti. Bunlar hem yağmur suyunu yapıdan uzaklaştıran oluk işl...

PRAG 1

Berlin’den sonra trenle Prag’a geçtik. Prag tren istasyonunun kubbe şeklindeki tavanındaki süslemeler göz alıcıydı ama eşim fotoğraf çekmeme müsaade etmedi. Böyle zamanlarda inat edip durmak gerekiyor sanırım, onun derdi bir an önce oteli bulmaktı. Otelimiz Eski Şehir’e yürüme mesafesindeydi. Valizleri otele bırakıp hemen meydana indik. Meydanda ilk gördüğümüz Astronomik Saatti. 1410 yılında yapılan bu saat, günün saatini, güneşin ve ayın gökyüzündeki konumunu, evresini, burçları vb gösteriyormuş. Ben bakınca sadece saati ve birkaç burç işaretini anlayabildim. Her saat başı saatin gösterisi oluyor. Saatin içinden İsa’nın havarileri geçiyor, yanlarda da insanlara unutmamaları gereken dört kavramı hatırlatan iskelet, ayna tutan adam gibi figürler hareket ediyor. En son da horoz çıkıp ötüyor ve çan çalıyor. Biz gittiğimizde iskeletle başka bir figür yerinde değildi, döneceğimiz gün taktılar. Çok güzel devasa bir oyuncak. Düşününce de 600 yıllık muazzam bir mekanizma. Saatin hemen ilerisin...

BERLİN

Alman klasik arabaları İlk defa yazın Avrupa’ya gitmenin, üşümeden gezmenin mükemmel olacağını söyleyerek valize şort ve tişörtleri doldurduk, bir Pazar günü hevesle Berlin’e indik. Meğer Berlin’e Pazar günü gitmemek gerekiyormuş. İzmir’in 40 derece sıcağından sonra Berlin’in 19 derecesiyle karşılaşmak şaşırttı bizi. Hani Avrupa yanıyordu? Üstüne üstlük Pazar olması dolayısıyla giyim mağazaları, marketler kapalıydı. Üşüyerek gezindik o gün. Bu kadar çalışan hakkı da fazla diye düşünmedim değil. Restoranlar açıktı neyse ki de aç kalmadık. Keşke hava değişimi sonrası midemiz de bozulmasın, tanıdık lezzet olsun diye Türk dönercisine gitmeseymişiz. Döner, dönerlikten çıkmış, soslana soslana garip bir şeye dönmüştü. Bunu yedikten sonra da başka bir şey yiyecek halimiz kalmamıştı. Pazar günü olduğundan mı, yoksa biz yanlış yerlerde dolaştığımızdan mı bilmem, kimse yok gibi gelmişti o gün. İlk izlenimim Berlin’in sevimsiz bir şehir olduğu yönündeydi. Ertesi gün bir turistin gezmesi gereken ye...