Tam bir Osmanlı kadını diye tarif ettikleri olmuştu onu. Uzun boylu, Selanik göçmeni bir anne babanın kızı; güzel, bakımlı... Sesi net ve kararlı. Kendinden hep emin.
Böyleydi gerçekten. Böyle biriyle yaşamak hayranlık vericidir değil mi? Hiç de öyle değildi. Eziyet gibiydi. Çin işkencesi diye tarif edebilirim.
Anlayın diye birkaç anısını paylaşmak isterim. Müzeyyenin kocası polis. 90’lı yıllar. Pek kimsede araba yok. Kocası araba almış, hevesli. Biraz aile bağları kuvvetli kocasının, ama özellikle yaptığını sanmıyorum, arabayı aldığında kız kardeşi Müzeyyen’den önce binmiş arabaya. Sonra ne mi olmuş? Müzeyyen bir kere bile binmemiş; o zaman memleketetlermiş, çocuklarını da almış, otobüsle dönmüş evine. Sonra Müzeyyen’in bir kere bile binmediği arabayı satmış kocası.
Ablasının kızı evleniyor, düğün salonuna gidilecek. Araba başka bir akrabasının, ön koltuğa binmek istemiş Müzeyyen ama o an mümkün değil miymiş ne; düğün dememiş, tatsızlık çıkmasın dememiş kavga çıkarmış.
Yanına oturduğunuzda sürekli laf sokar Müzeyyen, size mi söylemiş anlamazsınız. Aslında anlarsınız da sonrasında ben sana demedim der çıkar içinden. Oğlunu sürekli yanında ister. Oğlu sabah ailesini alıp kahvaltıya gitti diyelim, öğleden sonra işim var dese, eyvaaah, evden gidene kadar söylenir, surat asar, burnunuzdan getirir.
Oğlu mu? Oğlu aşıktır annesine. Kocasını erken gönderdi Müzeyyen. Yalnızlığını kullanır. O kadar aksidir ki, gelenin gidenin elini yüzünü yolduğundan kimse gelmez olmuştur evine. Televizyonu yoktur, kitap okumaz, örgü örmez, ibadet etmez, çiçek bakmaz, hayvandan nefret eder. Sonra tek başıma otururum der. Oğlu üzülür annesine. Ama annesi Nuh der peygamber demez, duruş insandır dedik ya. Televizyon alalım dersiniz aldırmaz mesela. Böyle gelmiş böyle gider Müzeyyen. Oğlu mu? Sonsuz kredisi vardır annesine, hatalı dese de bilirsiniz annesine içten içe kızamadığını.
Bütün bunları neden anlattık? Onları kendi hallerine bırakıp, Müzeyyen gibi olmayalım ve Müzeyyen gibilerin oğullarıyla evlenmeyelim diye.

Böylesi baskın ve zor karakterleri, vitrin ile mutfak arasındaki o uçurumu kullanarak anlatman çok etkileyici. Dışarıdan hayranlık, içeriden eziyet dengesini o kadar net kurmuşsun ki, Müzeyyen’in o buz gibi kararlılığı insanın içine işliyor sabrını sınıyor resmen ve evlat üzerindeki o bitmek bilmeyen sonsuz kredi vurgusu, maalesef pek çok evde yaşanan sessiz bir dramın özeti gibi. Hem bir karakter analizi hem de çok haklı bir hayat uyarısı olmuş; kalemine, gözlemine sağlık. Ayrıca kimse oğlundan boşanmadan gelin almasın lütfen
YanıtlaSilMüzeyyeni hissettirebildiysem ne mutlu. Teşekkür ederim:)
Sil