Ana içeriğe atla

MARTİN EDEN-JACK LONDON


Martin Eden, Jack London’ın yazarlık sürecini anlattığı kitabı. Martin yaşamaktan, hissetmekten korkmayan, tutkulu bir genç adam. Okurken ondan çok etkilenmiş ve yaşam ateşi ile ilgili bir yazı yazmıştım. Maşallah dediğim üç gün yaşamaz. Kitabın sonunda Martin’in içindeki alevi de aldılar. Ah Martin...

Kitabı okurken ve Martin’in daha eğitimli, bilgili bir insana dönüştüğünü izlerken okumanın, eğitilmenin bir yerde bizi törpülediğini, şekil verilen heykellere dönüştürüldüğümüzü düşündüm. Bu iyi bir şey gibi görünse de bir yerde bizim canlılığımızı da alıyor. Onun için daha önce de söylemiştim, vahşi tarafımıza sahip çıkmalı, hareket etmeliyiz.

Bunun dışında insanların ikiyüzlülüğünü her gördüğümde yıkılan duran biri olarak bu durumu da normal kabul etmeli, insan olmanın erdemsizliğini de kabul etmeli diye düşünüyorum. Baksanıza Jack London zamanında da aynıymış, taş devrinde de aynıdır kesin.

Aslında burada bir çelişki var. Vahşi yanımız canlılığımızı koruyor ama bir yerde de erdemsizliğe neden oluyor. Martin ünlü ve paralı olduktan sonra insanların ona yaklaşması, aslında orman kanunlarında olan güçlünün yanında olma, güce eğilme değil midir? O zaman vahşiliğimizi bileyelim mi, törpüleyelim mi? Sanırım burada yapılması gereken vahşi yanımıza sahip çıkıp onun bizi yönetmesine izin vermemek. Nasıl yapacaksak? Aman bir şeyi de düşünmeyelim. 😳

Konusu: Martin Eden kavgacı, para kazanmak için pek çok iş yapmış, denizlere açılmış, kavgacı; sigara, alkol gibi alışkanlıkları olan tutkulu bir gençtir. Bir gün burjuva bir ailenin kızı olan Ruth’la tanışır ve onun kültürüne, saflığına, ölçülülüğüne âşık olur. Ama kendisi eğitimsizdir. Ruth’la tanıştıktan sonra onun gibi okuyan, düşünüp bilgili bir insan olmaya ve onu elde etmeye karar verir. Başta Ruth da Martin’e kitaplar vererek yardım eder ama Martin’deki bilgi açlığı öylesine güçlüdür ki kütüphanelerden kitaplar alır, geceler boyu okur, günde dört saatlik uykuyla durur. Ruth’u ve onun çevresindeki kişileri geçecek donanıma sahip olur, konuşması değişir.

Bu arada Ruth’la sevgililik ilişkisi kurulmuştur. Ruth onunla evlenebilmek için memur, muhasebeci olmasını ister. Oysa Martin Eden yazar olmayı kafasına koymuştur. Günde 1000 kelime yazma hedefi koyar kendine. O kadar farklı işte çalışmış, farklı serüvenler yaşamıştır ki öykü konusu bulmakta zorlanmaz. Yazar yazmasına ama dergiler yazılarını başlangıçta reddeder. Bir tek kendisi buna inanmaktadır, etrafındaki herkes onu bu sevdadan vazgeçirmeye çalışır.

Martin bilgide derinleştikçe daha önce hayran olduğu Ruth’un çevresi, babası, misafirleri sığ görünmeye başlar. Bir gün kendini tutamaz ve babası ve yanındaki misafirine kafa tutar. Sonrasında kendisi hakkında gazetede çıkan asılsız haber Ruth’un ondan utanmasına ve ayrılmasına sebep olur.

Bundan sonra Martin Eden’in yazıları dergilerden kabul almaya başlar. Herkes ondan söz etmektedir. Ülkenin en ünlü yazarlarından biri olmuştur. Kendinden şüphe eden herkes  şimdi ona yaltaklanmaktadır. Ruth barışmak için gelir. Gelişi bile kontrollüdür.

Martin’in istediği olmuştur. İyi kazanmaktadır, ünlü olmuştur ama insanların ikiyüzlülüğü onu hayal kırıklığına uğratmış, içindeki yaşam ateşini söndürmüştür. Sonunda kahramanımız ölümü hayal ederek kendini suya bırakır.

Martin’in aklından bu düşünceler geçerken içinde bulunduğu durumun umutsuzluğu kafasına dank etti. Güçlü bir sezgiyle Gölgeler Vadisi’nde olduğunu görüyordu. İçindeki hayat ışığı tamamen zayıflayıp sönüyor ve ölüme doğru ilerliyordu. Ne kadar çok uyuduğunu, uyumayı ne kadar arzuladığını fark etti. Eskiden uyumaktan nefret ederdi. Uyku, değerli yaşam anlarını çalardı...”



Yorumlar