Ana içeriğe atla

Kayıtlar

RUH SAĞLIĞININ REÇETESİ-3

Ruh sağlığı uzmanı değilim ama bir ruhum olduğu için bu konuda ahkam kesmeye devam edebilirim sanırım. Bu güne kadar ruh sağlığıma en iyi gelen şey kendime, sevdiğim şeylerle ilgili dokunulamaz alanlar yaratmak oldu. İş hayatında ya da toplumsal hayat içinde bu zor olabiliyor. Çünkü iş gereği yapmamız gerekenler ya da oynamamız gereken roller var. Burada beraber olduğumuz insanları kendimiz seçemiyoruz, zorunlu beraberliklere katlanmak gerekiyor. İşten arta kalan zamanları sevdiğimiz insanlarla, sevdiklerimizle doldurmak gerekiyor. Bunun için de başta eşimiz olmak üzere uyuştuğumuz, bize ve alanlarımıza saygı duyan birini seçmek önemli. Bir de uyum sağlamak için kendimizden vazgeçmemek. Bana iyi gelenler hayvanlar, evimin derli toplu olması, yoga yapmak ve bir blogumun olması, ailemle iletişimde kalmak. Aslında çok basit bir mutluluk listem var. Yalnız sınırlarımı net çizmediğimde, bunlara bile hem zaman ayırmakta zorlanıyorum, hem de bazen sevdiklerim bile bunları benden çalmaya çalış...

KARACA'NIN KANATLARI

Karaca, altı çocuklu yoksul bir ailenin kızı olarak bir köyde dünyaya gelmiş. O zamanlar eğitim, okumak önemli, öğretmenler kutsal bir görevi yaptıklarını düşünerek hevesli; kıvılcım gördükleri öğrencilerin peşinde. Karaca, öğretmenlerinin dikkatini çekmiş; “bu kız okumalı” demişler ailesine. Ailenin durumu yok, ortaokulu okusun diye Karaca’yı öğretmen bir akrabalarının yanına ilçeye göndermişler. Bu akrabanın karısı cadı, yeni doğmuş bebekleri var. Bu kadın tüm ev işlerini ve çocuğun bakımını Karaca’ya yıkmış, yetmemiş, itmiş kakmış, ezebildiği kadar ezmiş. Karaca içine atmış, dişini sıkmış, ortaokulu bitirmiş. Sonra parasız yatılı sınavıyla Isparta Kız Lisesi’nin Çocuk Gelişimi Bölümü’nü kazanmış. Anada, babada para yok ama devlet ana baba olurmuş o zaman, koruyup kollarmış. Ana baba gibi olmaz tabii de yine güven verirmiş. Kendini geliştirmiş Karaca. Telefon yok, binde bir mektupla ailesinden haber alabilirmiş. Okul bitip yaz tatiline girdiğinde evine dönmüş,meğer  babası ölmüş....

DEĞİŞİM-10

 Yazan Bulut. Göksu ne yaptığının, ne yazdığının farkında değil. Bulut da sınavı geçmiş, whatsapp grubundan öğrenmişti. - Sayın Direktörüm, projeme bir onay alabilir miyim? -Yaaa... En çok senin kazanmana sevindim. Deyiveriyor Göksu. Keşke demeseydi. - Senin işin vardır.Hepimizin hakkında hayırlısı. Deyip gidiyor Bulut. Eğitimin son günü Bulut, Göksu ile zaman geçirmek için çok uğraşmış, Göksu "işim var" diye kaçmıştı.Belki ona ķızdı. Göksu kalıyor öyle. Kızıyor kendine. “Neden öyle dedim?” Hiçbir şey olmasa da Bulut arkadaşı olsun, hayatında kalsın istiyor. Bulut ona iyi geliyor. Hissettiklerinden sonra bu mümkün değil tabii. Biliyor ama içi istiyor yine de. Ama olmayacağını da biliyor Göksu. Bu durum kişiliğine de uygun değil zaten. Belki de o bir şizofren, her şeyi kendi uydurdu. Bilmiyor Göksu. Nasıl bilecek ki? Bulut'u bilemez, onun hissettiklerini bilemez. Bir kendini bilir Göksu. Bazen onu da bilemez ama bilmeye çalışır. Kendine kızmıyor. Bu bedenin içinde, bu ruh ...

TİLKİ,KEDİ,KADIN

Bölgemizde pek çok tilki var. İnsanlara öyle alışmışlar ki, gündüz yürüyüşe çıkarsanız bahçe duvarlarının üzerinde tilkileri görebilirsiniz. Bizim sokakta komşular okullar kapanınca bahçeye taşınıyor. Biz kalıcı olan tek aileyiz. İnsan olmayınca boş parsellere tilkiler yerleşti. Buraya yerleşmelerinde kedilerden artan yemeklerin de etkisi var. Bir anne tilki ve üç yavrusu ile her gün göz göze geliyorum. Üç metreden bakışıyoruz, yaklaşmak istesem kaçıyorlar. Biraz uzaklaşıp dönüp tekrar bakıyorlar. Biraz uğraşsam samimiyet kurabiliriz. Ama Küçük Prens bile tek tilki ile uğraşmıştı; dört tilki benim için fazla ve yorucu olur. Hem hayvanlar evcilleşmesinler, evcilleşip sonra ortada kalmasınlar. Yine de tilki kardeşlere kıyamayıp yemek artıklarını dışarıda bırakıyorum. Bunu gizlice yapmaya çalışıyorum çünkü karşı komşumuz 20 tane tavuk almış, geçen gün tilkiler bu tavuklardan birini kapıp kaçmaya kalkmış, komşu tavuğu tilkinin ağzından almış. Simdilik haftasonu gelebilen komşu, Haziranda e...

DEĞİŞİM-9

  Göksu’nun yaşadıkları sadece fiziksel belirtiler değil elbette. Bir de kavurucu özlem var. İçinde sürekli taşıdığı ama bazı anlarda -biriyle karşılıklı otururken örneğin- gelip delice ruhunu ele geçiren, ayak tırnak ucundan başının tepesine kadar hissettiği kavurucu özlem. O özlem anı geldiğinde gözü bir şey görmüyor, dünyaya sığmıyor Göksu. Yapabilirse kalkıp gidiyor, imkânı varsa volta atıyor. Sonra bu özlem dalgası geçiyor, içten içe kalbinde sızlayan bir özlem kalıyor. Sürekli olsa nefes alamaz. Böyle zamanlarda “Allah’ım delirecek miyim?” diye soruyor. Sevdadan aklını kaybedenler geliyor aklına. Olacak iş değil, evli barklı adam! Sağduyusu koruyor Göksu’yu. Yoksa arar adamı, atlar gider bulur bulmasına da... İşte sağduyusu, içsel bilgelik ya da yüksek benlik mi demeli, Göksu’yu koruyor. Hem çılgınca fikirlerinden, hem de kendinden. Eski Göksu olsa kızar kendine. Nasıl böyle bir şey yaparım, nasıl bu kadar ahlaksız olabilirim der, yer bitirir kendini. Sağduyusu diyor ki “sevm...

KEDİCİ TEYZE OLMA YOLUNDA

Sabah kapıyı açınca kedi faslı başlıyor. Arthur çok açsa, benim dış kapıya yaklaştığımı hissedince kapıya kafasını tos tos vuruyor. Açken çok sabırsız, zor bir kedi. Aç olduğunda elimdeki poşete ya da arabanın bagaj kapağı açıksa bagaja uzandığı oluyor. Onun dışında hasta, yaşlı ve dişsiz olduğundan sağda solda uyuklayan; biz dışarı çıktığımızda dibimize kadar gelip kedi oturuşu ile dibimizde duran bir kedi. Yaşlı, hasta dedim ama geçen gün eşim, Çiko ile beraber olup yabancı bir kediyi kovaladığını görmüş. Bunun böyle durduğuna bakma dedi 😊 Arthur’u atlatınca sıra Çiko'ya  geliyor. Önce yerde yuvarlanıp, başını okşatıp, sonra mama alanına gidiyor. Sanırım böyle yapınca mamayı hak ettiğini düşünüyor. Yemek konusunda beni en çok yoran Çiko. Seçici, mızmız. Onun dışında Arthur gibi değil. Oturur, sabit bakışıyla mamanın gelmesini sabırla bekler.  Çiko’nun hem sevdiğim,  hem de hayatımı zorlaştıran diğer huyları bahçeye çıktığımda sürekli peşimde gezmesi ve Sarı Burun’u bah...

DEĞİŞİM-8

Göksu içindeki canavarla yaşamaya çalışırken, haliyle olağan, kontrolcü Göksu gibi davranamıyor. Göksu hep bir sonraki adımını hesaplar, hayatta hatasız oynamaya çalışır, en ufak hatasında kendi canına okur. Bu sefer yapamıyor, mecali yok. Ama tüm işleri rast gidiyor. Sanki kapılar ona kendiliğinden açılıyor. Bir de beyni kısa devre yapıp durmasa. Alışveriş yapıyor örneğin. Kasiyer telefon numarasını istiyor, Göksu numarasını söylüyor. Bir bakmış yan kasada alışveriş yapan adam da kaptırıp gitmiş onun telefon numarasını söylüyor. Göksu içinde savaşlar vere dursun dışardan ışıl ışıl parlıyor. Yürüyüşü dikleşmiş, cildi parlak, enerji içinden dışına taşıyor. Gelen müşteriler onu firmanın yöneticisi sanıp ona yöneliyorlar. Müşterilerini ürettiği tasarımlar konusunda ikna etmesi her zamankinden kolay oluyor. Müşteriler efsunlanmış gibiler, ne derse “tamam” diyorlar. Göksu kendini bildi bileli üşür. Artık üşümüyor. Çocukken okuduğu Uzun Çoraplı Kız Pippi’nin bir sözü geliyor aklına: “İnsanın...