Ana içeriğe atla

İÇİNDEKİ ATEŞ

Üstünde kırmızı geyikli polar pijaması, ayağında terlikler, yataktan yeni kalkmış saçı başı dağınık kadın; sabahın serinliğinde öylece dikilmiş önünde yanan ateşi kayıtsız bir yüz ifadesiyle izliyor. Tüm gece ağlamış, yüzü gözü ondan şişmiş. Neyse ki etrafta kimse yok. Konu komşu uyanmadı henüz.

Gerçek ismini vermek istemedi, göbek adı Canan’la anılmak istedi. Canan 40 yaşında, tanınan bir üniversite mezunu, mali müşavirlik şirketinde muhasebeci olarak çalışıyor. Okulu bitirir bitirmez işyerinde tanıştığı Bayram’la evlendi. İyi insan nedir, şimdi hatırlanmıyor ama kendini bildi bileli iyi bir insan, iyi bir aile kızı olmak üzere yetiştirmeye çalıştı. Çocukluğunda mahalle dizileri vardı, Süper Baba, Perihan Abla; buralarda insanlar birbirlerine yardım eder, mütevazı olurlardı. Dünyayı öyle bir yer sanıyordu. Değilmiş. Bu dizilerin de dünyayı zehirlediğine inanıyor artık.

Sabahın kör serinliğinde seyrettiği ateş de yaktığı kitaplarının ateşi. Kendini zehirleyenler arasında kitaplar olduğuna da inanıyor. Biri ona kendi kütüphanesini yakacağını söylese, hayatta inanmazdı.

Canan herkes gibi umutla evlendi. Sevecek, sevilecek, hayatı paylaşacaktı. Zaten insan ne için evlenirdi ki?

Evlilik bildiği ona bildiği her şeyi unutturdu. Abartmıyorum. Öyle anlattı. Soyut şeyler diye düşünmeyin, sevgi saygı değil sözünü ettiklerimiz. Pencere kapatmayı unuttu mesela, perde çekmeyi, anahtarı çıkarmayı, giyinmeyi, konuşmayı. İnsan perde çekmeyi unutur mu? Her perde çekişten sonra eleştirilirse unutur. Her perde çekişinden sonra biri perdeyi gelip düzeltirse unutur.

Sonra sevdiği yemeği unuttu. Sevdiğiniz yemek “köylü yemeği” diye yaftalanırsa, pişirme tekniğiniz küçümsenirse, yemek yerken birisi size yüzünü ekşitirse etkilenirsiniz.

Kayınpederi ağır hastaydı, başta onunla ilgilenmek için eşinin ailesi ile iç içe yaşar gibilerdi. Sonra kayınpeder öldü, bu defa yaşlı yalnız kadını hayata katmak için iç içeydiler. Canan’ın değer yargıları yaşlı ve hasta insanları yalnız bırakmamaya dairdi. Kitaplardan, filmlerden öğrendikleri bu yöndeydi. Peki o zaman neden huzursuzdu? Yardımcı olmak tüm zamanından ve hayatından vazgeçmek miydi?

Huzursuzluğunu bastıramadığından, hatalı yöntemlerle de olsa paylaşmaya çalıştı bunu. Ama sanki duyulmuyordu. Eşi onu sevmiyor gibiydi. Ama bazen de çok seviyor gibiydi. Kafası karma karışıktı, hep kitaplara sorardı, yine kitaplara sordu.

Evliliğinin ilk bir yılı sadece evlilik üzerine okudu denebilir. Hoş ona okudu denebilirse. İşten kalan az zamanda kayınvalidesine uğruyor. Yemek sonrası evine geçtiğinde, tam kanepeye uzanıp eline kitap alacak, eşi ilgi bekliyordu. Yalnız kalarak şarj olan Canan’ın aksine eşi Bayram, saatlerce konuşarak, öfkeyle diğer insanlara kızarak, eleştirerek rahatlıyordu. Karşılıklı konuşmaktan çok nutuk atmaktı onunki.

Evlilikle ilgili okudu demiştik, muhafazakar kaynaklardan, psikolojik kaynaklara, hatta mankenlerin ilişki tüyolarına kadar geniş bir yelpazede okudu. Muhafazakar kaynaklar eşine itaat etmesi gerektiğini öğütlüyordu, geleneksel rolleri oynarsa ilişkisi yolunda giderdi. İyi yemek yapmalıydı mesela. Başka kitaplar dişil enerjisini artıracak yöntemlere başvurması gerektiğine dair yöntemler öneriyordu. Sözüm ona kadınlığının eksik olduğunu söylemeye çalışan bu kaynaklara göre güzel çamaşırlar, parfümler, topuklu ayakkabılar eşini ona bağlayacaktı. Psikoloji kitapları “ben” dilini kullanarak iletişim kurmaya çalışmasını öneriyordu, böylece eşini incitmeden kendi duygularını anlatabilecekti. Hepsini denedi, olmadı.

Kitaplar dışında bilime de inanan Canan, eşini aldı psikiyatriste gittiler. Evliliğinin ilk yılları. Adam sever gibiydi de demiştik. Bazen Canan’ın taleplerine karşılık veriyordu. Psikiyatriste gittiler gitmesine de adam bir sorun yokmuş, hepsi Canan’ın uydurmasıymış, gibi davrandı. İkisi de antidepresana başladı, eşinin ilaca başlama nedeni babasından gelecek kötü haber beklentisinin yaşattığı anksiyeteydi. Evlilikte onun bir sorunu yoktu.

Canan baktı olmuyor, teslim oldu hayata. Kişisel gelişimciler modaydı. Onlara yöneldi. Başkasını değiştiremezdi ama kendini değiştirebilirdi. Olumlamalar, pozitif enerjiler, daha neler neler.

Hayata ve adama teslim oldu. Meğer teslim olmak ölmekmiş, tüm karar alma mekanizmalarından vazgeçti, başrol olması gereken yerde, figüranlığa razı oldu. Figüran ölürse fark edilmez, Canan da bilmeden öldü, kendi dahil fark eden olmadı.

Hep kusuru kendinde arayan Canan, bazı insanların sevmeye dair bir yeteneğinin olmadığını, bazılarının sürekli strateji oyunları oynadığını, ipinin hafifçe gevşetilip sonrasında sıkılarak terbiye edildiğini ve kontrol altında tutulduğunu bilmiyordu.

Kitaplar, filmler yalan söylemişti. Tek doğru söyleyen içindeki sesti. Yanlış diye tepinip duran ses. “Sezgi” dedikleri. O kadar bastırmıştı ki sezgisi de konuşmaz olmuştu onunla. Yine de hayattaydı Canan. Akıl oyunlarına rağmen zekası ve içinde yanan minik ateşi onu hayatta tutmuştu. Tüm değer yargılarını tek tek elden geçirir, kitaplarla beraber işe yaramaz değer yargılarını yakarken, bitirmesi gereken ve bir gün biteceğini bildiği bu evliliği nasıl bitireceğini düşünüyordu. Bir de adama hala nasıl sevgi duyabildiğini?

Yorumlar