Ana içeriğe atla

MEVHİBE

 


86 yaşında Mevhibe’nin ölümü bizi şaşırtmıştı. İki ay önce pankreas kanseri teşhisi konulan Mevhibe’nin kanseri yeneceğini ve mahalleye döneceğini düşünmüştük. Kanseri ona yakıştıramamıştık, hayat doluydu çünkü.

Bizim kaygılandığımız meselelere kaygılanmadı hiç. “Ekonomik özgürlüğüm olsun, kendi soyadımı alayım, babam beni okutmadı” gibi meselelere takılmadı. Ağa kızıydı, yokluk görmedi. Babası baskın bir karakterdi, anasını atasını bilirdi bilmesine de evlenince kocasını en öne koydu. Maviş gözlerini kocaman açar, dudaklarını büzer “Cevdet’im bilir anam, o her şeyin en iyisini, en doğrusunu bilir” derdi.

Amor fati miydi, kaderini sev dedikleri, sanırım kaderini sevdi Mevhibe, sorgulamadı. Şimdi bunları duysa “sen ne dersin ben duymam? Amor fati mi? Saçma saçma konuşma” derdi.

Dedikoduyu çok severdi. İletişim diyelim. Ne diyorlar şimdi? Networkü çok gelişmiş. Mahallede hangi apartmanda kim yaşıyor, kim taşındı bilirdi. Sabah evden çıkarken, sabahın 7:30’u, karşı camda Mevhibe, bağırırdı, “nasılsın, eşin nasıl, anan baban nasıl?”

Mühendisinden dilencisine mahallede konuşmadığı kimse yoktu. Mahalle kadınları ile akşam kaldırım oturmasına katılırdı. Yaşı ilerlemesine rağmen ekmek almaya kendi giderdi. Ekmek seçmek derdi buna, kızı aynı yerden ekmek alsa beğenmezdi. “Aman sen ep amur alırsın” der dururdu.

Pazara gitmeye bayılırdı. Yaşları ilerlediğinde çocukları pazara gitmesine kızar olmuşlardı. Kocası ile kaçıp gizlice pazara giderlerdi. Onunki pazara gitme değil pazarı yaşamaydı. Bir kere sabah erkenden giderdi. Baştan aşağı birkaç kez pazarı turlardı. Tüm alacaklarını kendi seçerdi. Es kaza bunun seçtiklerinin içine pazarcı bir iki tane bir şey eklemeye kalksın, poşeti tezgaha deviriverirdi. Üstüne pazarcı ile kavgaya tutuşurdu. Bir kilo o tezgahtan, bir kilo bu tezgahtan, 200 gram oradan derken sabah gittikleri pazardan çıkmaları öğleni bulurdu. Eşi araba süremez hale gelince gizlice taksi tutup giderlerdi. Gelini onunla bir kere pazara gittiğini, bir daha onunla pazara gitmeye tövbe ettiğini söylerdi.

On beş ay önce eşini kaybetti. Mevhibe o kadar sosyaldi ki ev doldu doldu boşaldı. Geleni gönderirken bunu saymam diye tekrar tekrar davet ediyor, yedirmeyi içirmeyi seviyordu. “Hülya çay koyun” diye bağırırdı. Bir keresinde tam 32 kez çay demlenmiş, servis edenler büyüğümüz diye sesini çıkaramamış ama oğlu artık dayanamamıştı. On gün boyunca kıymalı pide yaptırmak canına tak etmişti: “Bundan sonra kendim gelmem, Hülya’yı da göndermem. Bu yaptığımız masrafa gerçekten ihtiyacı olan birilerini doyururduk” demiş resti çekmişti de gelen gidenin ayağı çekilmişti. Yoksa günde üç kere gelen komşular oluyordu.

Hayatı bu kadar seven Mevhibe’nin kanseri yenip devam edeceğini sanmıştık, olmadı. Şaşırdık ama yaşı itibariyle vakar karşıladık. Herkesin hemfikir olduğu konu güzel yaşadığıydı. Belki de onun gibi yaşamak lazımdı. Haa, kocasının cenazesine gelen giden kadar geleni olmadı Mevhibe’nin. O gidince insanları onun gibi ağırlayacak kimse kalmamıştı.

Yorumlar